Kız dengesizin tekiymiş, çocuk ise kıza aşık bir optimist. Üstelik daha pazartesi günü tanışmışlar, bugün ise çarşamba...
Pazartesi günü tanışmışlar. Kız onu evine davet etmiş bir arkadaşıyla birlikte. Üç kakule çekirdeği tadında güzel bir muhabbet ve cuma günü için yemek sözü..
"Kakule çekirdeklerinin tadı hala ağzımda, tanıştığımıza çok sevindim Feyza" yazıyordu çocuğun bir saat sonra gönderdiği mesajda.
Pazartesinin elinden anca bu kadarı gelmiş.
Salının sabahında okulda karşılaşmışlar. Konuştukça yakınlaşmışlar, yakınlaştıkça susmamışlar. Hikayeler anlatıldı, şakalaşıp gülüşüldü. Kız çocuğu öpmek istemiş, ama çocuk bunu fark edemedi. çocuk kızı öpmek istedi, ama kız bunu fark edememişti. Vakit ayrılık vakti olduğunu düşündüklerinde bile öpüşmediler. Ama aslında vakit sadece öğlen vaktiymiş. Dersi için ayrılan kızın peşinden gitti çocuk kaderini değiştirmek için. Kendisinin bile beklemediği bir anda, bir anlığına çatlamış dudaklarını kızın ıslak dudakları üstünde buldu. Şaşırdılar, ama sorun yoktu. Bundan hoşlandılar. Bir daha öpüştüler, sonra defalarca öpüştüler. Hatta dersten kaçıp yine öpüştüler.
Çocuk çok eğleniyordu, kız da öyle..
Okulda ne yaptılarsa, evde daha fazlasını yaptılar. Daha çok konuştular, daha çok öpüştüler. Çocuk mutluydu, kız huzursuz. Belki de çocuk huzursuzdu, kız mutlu.. Ve işte salının sonu: çocuk evine döndükten sonra kız onu arar ve çocuğun mutsuz olacağı birkaç cümle kurar.
"Sevgili olmak istemiyorum Arda"
Çarşamba ise karmakarışık bir duygu çorbası. kız dengesizin teki, çocuk ise ona aşık bir optimist. Kızın çocuğa ihtiyacı yok, onu istemiyor veya onu istiyor (dedim ya dengesiz diye) çocuğun beyni sulanmış, kalbi kırılmış. ama vazgeçmek istemiyor.
"Kırık kalbimden daha çok sevdiğim bir şey yok sanırım" diye düşündü çocuk bir an için. Vazgeçmedi yani. Çocuk vazgeçmeyince de kızı şunu söylemek zorunda bıraktı: "Seni istemiyorum." Ağzından çıkan o güzel ses bunu söylüyordu; fakat çocuk daha dikkatli düşünseydi kızın söylediği şeyin, "seni istememeliyim" olduğunu anlayabilirdi.
Çocuk kızı evine bıraktı, kız onu içeri davet etti. Çocuk istemeyerek reddetti kız ise ısrar etmedi. Ama unuttukları bir anlaşmaları vardı; çocuğun çarşamba günü giydiği en sevdiği gömleğine karşılık, kızdan çocuğa bir hatıra. Çok geçmeden çocuk bunu hatırladı ve geri döndü. Kız onu tekrar içeri davet etti. Çocuk bu sefer reddedemedi, teslim oldu. Öpüştüler. Sonra çay içip kendilerine kural koydular. Orta yolu bulduktan sonra çarşambayı da bitirdiler.
Çocuk evden ayrılırken yine öpüştüler. Kız için belki aşkın önemli bir simgesiydi, belki de sadece sıradan bir iyi geceler öpücüğü; ama sonuçta çocuk için umut dolu, güzel bir öpücüktü...
19 Aralık 2025 Cuma
6 Ekim 2009 Salı
ne geceydi ama
Dedik: "Mert, çok özledik abi seni. Hadi kırma bizi, kop gel n'olursun." Sağolsun hakkaten kıramadı ve ertesi sabah takımlarıyla Bursa'dan otobüse atladığı gibi kahvaltıdaki menemene yetişti. Dur en baştan anlatayım.
***
Blogumu artık takip etmeyen blog ustam Efecan'la efkar dağıtmaktı niyetimiz. Taksim'e çıkıp bir mekanda yudumluyorduk biralarımızı. Konu değiştikçe değişiyor, Beşiktaş'ımızın bu seneki halinden ve Beşiktaşlı olmaktan başlayıp eski sevgililerimize ordan da arkadaşlık ilişkilerine, bu devirde kimin arkadaş kimin denyo olduğuna dair herşeyi önemli detayları ve küçük nüanslarına kadar irdeliyorduk. Yavaş yavaş konusu açılan Mert'e karşı olan duygularımızın ne kadar yoğunlaştığını ve onu delicesine özleyip arzuladığımızı hissettik. Dayanamadık aradık tabi. Kendisi o an kafası güzel bi şekilde frp oynuyormuş. Dedik: "Mert, çok özledik abi seni. Hadi kırma bizi, kop gel n'olursun." Telefonu kapatınca aklımıza geldi, aradık tekrar. "Bu arada Mert, suit up!" Sağolsun kıramadı bizi, hakkaten ertesi sabah takımlarıyla Bursa'dan otobüse atladığı gibi kahvaltıdaki menemene yetişti. İyice hasret giderip klasik pes rekabetimizi de ortaya koyduktan sonra bir dişi arkadaş grubu edasıyla giyeceğimiz gömlek ve kravatlara ortak kararlar verdik. Hazır olduğumuza emin olunca son bir provayla bir kez daha süzdük birbirimizi ve kapıdan çıktığımızda gece resmen başlamıştı. O jilet gibi ceketlerin, ince kravatların karizması yanı sıra, kumaş pantolunun altına giydiğimiz spor ayakkabı ve dağınık saçlarımızın serseri ruhunun kombinasyonuyla ortaya çıkan birer başyapıt halinde göğsümüzü kabarta kabarta hatta bir rezarvuar köpeği gibi yavaşça yürüdük o İstiklal Caddesi'nde. Bütün gözlerin bize takıldığını hissediyor fakat o bakışlara karşılıksız kalıp karizmamızdan bir gram ödün bile vermiyorduk. Engel olamadım ve, "Lanet olsun dostum, çok yakışıklıyız" diye fısıldadım kendi kendime.
***
Esiri olduğumuz burjuvazinin etkisi, tavsiyelerim üzerine Çin Büfe'de yediğimiz lezzetli ördeklerle bir kat daha artınca göğsümüzün yanı sıra şişen midemizle hız kesmeden Galata'ya geçelim dedik. Her ne kadar pahalı ve güzel bir gece olsun diye atıp tuttuysak ta o turist mönülerinde gözlerimiz ucuz şarapları inceledi elbet. O gece, karşı konulamaz cazibemize dayanamayıp bize katılmak için can atan bayan arkadaşlar oldu tabi ki. Onlarla tanışıp geçirdiğimiz bu gayet hoş vakit süresince arkadaşlarımla olan bu buluşmalarımızı daha sık tekrar etmemiz gerektiğini fark etmiştim.
***
Oya ile tanıştım o gece. Kendisinden ve muhabbetinden epey hoşlandım açıkçası. Her ne kadar belli etmeye çalışsam da bunu ona söylemedim. Büyük ihtimalle o da en azından geçirdiğimiz vakitten hoşlanmıştı ki; biraz daha oturup eğlenmek için israr ederken arkadaşları onu zorla kaldırıp birlikte ayrıldılar masadan. Ben de o takım elbisenin içinde eriyip giderken sorumluluk sahibi arkadaş sıfatından pek hoşlanmadığımı düşündüm.
***
Hatta o gece rüyamda Oya'yı gördüm.
24 Eylül 2009 Perşembe
turp gibiyim, şurup gibiyim
Bir okul heyecanı sardı beni gidiyor. Dur bi, aslında böyle değildim ben. Sevmezdim okulu, istemezdim açılsın da gidelim edelim falan ama tatilde yapacak pek bir şey kalmayınca insan özlüyor okulunu ister istemez. Durum böyle olunca da haliyle okulu açılan arkadaşlarımı kıskanıp, onların derslerine gittim ben de. Hatta yetmedi yarın yine gideceğim. Zaten üç gün sonra da kendi okulum açılacak. Ama gerçekten Bilgi Üniversitesi ilginç bir burjuvaziliğe sahip ya da kendi okulumdan sonra bana öyle geliyor. Starbucks açılmış okulun ortasında. Yine de elimi kolumu sallaya sallaya derslere girebilmem çok hoşuma gidiyor. Aslına bakarsan olması gereken de bu zaten. Sanırım kıskandığım tek okuldur Bilgi Üniversitesi...
***
Bu dönem artık bu gazla eminim 2.40 üstünde dillere destan bir ortalama getirip hemen erasmus ile yurtdışına ufaktan kapak atmaya başlayacağım. Yine bütün optimistliğimle herşey çok güzel olacak demek istedim. Git gide hayat felsefem haline gelmeye başladı yalnız bu. Hayal dünyasında mı yaşıyorum acaba diye şüphe diyorum bazen kendimden ama hayattan olmayacak şeyler istemiyorum sonuçta. Neyse neyse, ilk iş olarak bir an önce uyku düzenimi ayarlamam gerekiyor artık. Vampir hayatı yaşıyorum. Güneş doğmadan uyuyup, güneş batana kadar uyanmamak gibi yani. Ayrıca şimdi farkettim uyandığımdan beri hiç birşey yemedim. Acıkmışım.
19 Eylül 2009 Cumartesi
hayra yor
Beşiktaş Çarşı'daydık yeni tanıştığım bir arkadaşımla, Gökhan. Akşam vakti sokaklara vinç yardımıyla bayrak asıyorlardı. Klasik haftasonu kalabalığı, maç vardı büyük ihtimal. Bir de apartmanın birine projektörle canlı yayında bir siyasinin konuşmasını yansıtıyorlardı. İzleyip kendimizce yorumluyorduk. "Ülkede birlik beraberlik diye birşey kalmamış, yine ağzı olan konuşuyor, bu sefer iş çığrından çıkıyor" dedik. Sonra bir gürültü geliyor az önce geçtiğimiz sokaktan, ve diğer sokaklardan. Gol oldu diye düşündük, geri dönüp bakıyoruz: Herkes ayaklanmış, bağırıp çağırıyorlar, küfrederek birşeylere tepki gösteriyolar. Maçla ilgili olmadığı kesin. Son dakika diyor: İstanbul'un her büyük semtinde bombalı veya silahlı saldırılar gerçekleşiyormuş. Daha işin astarını anlayamadan birkaç saniye içinde patlama sesleri ve polis sirenleri insanların korkudan attığı çığlıkları duyulmaz hale getiriyor. Sokağın iki ucuda alevlerle kaplanmış, Gökhan'la üçbuçuk atıyoruz ama mantıklı bir karar vermemiz gerekiyordu bir yandan, yani götü kurtarma planları yapmalıydık. Açıkçası bana zor geldi, zaten kaçacak pek biryer kalmamış gibi görünüyordu, ben de uyandım. Sonra hemen gördüklerimi düşünüp hepsini gecenin 4'ünde Gökhan'a mesaj attım.
***
Evet, böyle bir rüya gördüm geçen gece. Kendi yatağım dışında bi yerde uyuduğum zaman klasik olarak saçma sapan rüyalar görürüm. Bir de çoğu zaman rüya gördüğümü anlayıp, rüyanın akışına yön verebilme gibi bir yetim vardır. O zaman da tabii daha çok görsel bir daydream şöleni gibi oluyor. Neyse, rüya saçma olabilir fakat gayet etkileyiciydi. Tabii bütün gece boyunca içki masasında politika, siyaset, amerika, pkk, mafya ıvır zıvır ne kadar gereksiz konu başlığı varsa hepsine parmak basıp dünyayı kurtardıktan sonra göreceğin rüyadan hayır beklemek, pek akıl karı değil sanırım...
13 Eylül 2009 Pazar
lavuğun önde gideni
Oluyor bazen böyle: Çok düşündüğün ve düşünerek kendini yorduğun sorunların birden çözülmesi gibi şeyler. Boşlukları doldurmak gibi oluyor yani ya da en azından bugün başıma bunun gibi bir olay geldi. Şöyle ki;
***
İstiyorum ki, bir yandan da harçlık dışında sürekli bir gelirim olsun. Çalışayım para kazanayım da, yok efendim atölyeymiş, yok malzemeymiş gibi masraflarımı kendim karşılayarak uygun şartları sağladıktan sonra bu seneki sergi planım için daha kaliteli hazırlanayım. Dedim: "Garsonluk, kasiyerlik falan mı yapsam?" Dediler: "Niye böyle işler düşünüyosun? Kendi alanınla ilgili olanakları değerlendirsene." Tabi daha mantıklı geliyor kulağa ama kalkıpta bir grafik ajansına ilüstratör olarak tercih edilecek niteliklerim olduğunu düşünmüyorum.
***
Bugün arkadaşlarımla eli yüzü düzgün bir kafede otururken bir arkadaşımız bizi boy-friend'iyle tanıştırdı. Ben bu arada yine her zamanki gibi boş bir an bulup defterime eskiz almıştım. Sonra bu eleman defterimi masada görüp çizdiklerime bakmak istedi. (izin verdim tabii haliyle) Bir süre inceledikten sonra artis artis bakıp dedi: "Napıyorsun sen?" Ben de eblek eblek bakıp, "Nasıl yani?" dedim, açıkladı: "N'apıyorsun, yani çalışıyor musun, okuyor musun?" Hiç te çekinmeden, daha okuduğumu iş aradığımı ve para kazanmak istediğimi anlattım. Kaş göz hareketleri yaptı bi süre düşünüyormuş efekti vermek için, önce ani bir çıkışla dedi: "Tamam o zaman ben sana iş buldum." Sonra bu teklifi merak etmemiz için bize süre tanıdı ve sessiz kaldı. E dayanamadık sorduk: "Hayırdır abi ne işiymiş?" diye, o da anlattı. Beni reklam şirketlerine storyboard sanatçısı olarak tanıtıp reklam piyasasına girmemi sağlayacakmış kendisi. Nasıl olsa hem bilmediğim yapmadığım iş değil diyerek, hem de çok ta üstelemiyormuş gibisinden bir tavırla "Eh peki abi sağolasın" dedim. Sonra başladım kafamda hesaplar yapmaya. Bu hesaplar sonucunda hem o artis lavuktan daha artis olamayacağımı, hem de daha rahat bir çalışma süreciyle yüksek meblağalara ulaşabilceğimi kafama soktuğumda masadaki muhabbet çoktan değişmişti. Dedim biraz daha güzel hayaller kurayım da bekleyeyim muhabbetleri bitsin. Sonra masada sessiz bir anı yakalayarak bu elemana dobra dobra açıldım: "Yalnız sen bana çok güzel şeyler söyledin be abi, bırakmam senin peşini ben kolay kolay.." Önce bir durdu, telefonunu aldı eline. Sanki ben onu arıyormuşum gibi yaparak: "Ne? Kim? Resim mi çiziyosun, ne stroyboard'u? Yok kardeşim tanımıyorum, yanlış numara"dedi ve telefonu yalancıktan kapattı. Espri yapıyormuş, ayıp olmasın diye güldük. Ben herkesten daha çok güldüm belki işe yarar da cidden benim için güzel bir iş ayarlar diye. Sonra birden ciddileşti ve "Bakarız ben önce onlarla konuşurum, sonra seninle iletişime geçerim." diye beni geçiştirerek yaradılış amacını gerçekleştirmeye yani "1 saatte ne kadar artislik yapabilirsin?" sorusunun cevabını aramaya devam etti. Ertesinde de dayanamayıp, evlere dağılmak üzere kalktık. Bu iş muhabbetini tekrar açmak istemediğimden ama bir yandan da buna engel olamadığımdan dolayı, üstü kapalı bir şekilde imalı imalı dedim:"Görüşmek üzere, çok memnun oldum."
***
Neyse onlardan ayrıldık taksiye bindik. Arkadaşlarım beni hemen uyarıp, o herifin ne kadar artis hatta düpedüz lavuğun önde gideni olduğundan bahsederek o yavşakla asla iş yapmamamı önerdiler. Ben ne kadar o adamla bir iletişim merakında olmadığımı, sadece bir gelir kapısı peşinde olduğumu anlatmaya çalışsam da onları ikna edemedim. Bir süre sessizlik oldu. Sonunda ne kadar o işe ihtiyacım olduğunu düşünsem de bari arkadaşlarımın gözünde alt tarafı bir iş için milletin ağzına bakan aptalın teki olmayayım diyerek"Tabii abi, hem ben hiç gelemem öyle triplere. Ulan denyo, sen bizim masamıza gelip artis artis tripler yap sonra bir de bana iş teklif et, hassiktir lan ordan, vs." diye saydırdım bu lavuğa. Onların bu keyfe keder eleştrilerini önemsemesem de her ihtimale karşı bu teklife bel bağlamamayı düşündüm. Zaten ben de birkaç kişiden rica etsem aynı insanlara ulaşıp birşeyler koparabilirim. Ama isteyemiyorum işte, garip bir durum. Yapamıyorum böyle şeyleri.
***
Yine de sonuç olarak, o kadar hayalini kurduktan sonra sonunda çizimlerimin ilgi görmesi on numara bir olaymış.
9 Eylül 2009 Çarşamba
amca değilim ben!
Ateşi bir daha sönen blog aşkım küllerinden doğacak mı? Güncelliğini kaybeden blogum eski formuna tekrar kavuşacak mı? Peki ya sevgili okurlarım beni yeniden kucaklayacaklar mı?
***
Bloguma bakıp bir göz attım az önce, dedim:"Gugu sıçmışız ya", çok derin olmasa da güçlü bir of çekip kendime de bir iki söylendikten sonra gaza geldim ve başladım yazmaya.
***
Beni en son okuduğunda bir yandan yeni sevdalar denizinde kulaçlar atıyordum, bir yandan da yurtta nöbet tutup gün sayıyordum. O günler geçti ben İzmir'e gittim, kah üzüldüm kah canım sıkıldı, kah güldüm kah eğlendim. Çok fazla şey yaşandı aslına bakarsan 2 hafta içinde, ama şimdi ben onlardan bahsedip saatlerce yazı yazmak istemiyorum. Nitekim şu an İstanbul'da kafam rahat bir şekilde yeni okul senesini bekliyor ve lanet nöbete kaldığım yerden devam ediyorum. Yok yok, haftalık izin muhabbeti bu sefer.
***
Resimde yine Barış'la oturmuş çiziyorduk Karaköy sahilde. Arada kafamıza eser, yürür dolaşırız çizip edecek güzel yerler bulduğumuzda da oturup saatlerce çalışırız. O günlerden biriydi işte... Bak sakın dalga geçme ama en büyük hayallerimdendir: Böyle otobüste, uçakta, yolda, sahilde, mahilde resim çizip eskiz alırken, mesela bir galeristin yada kolleksiyonerin ilgisini çekiyorum, önce biraz iltifat edip çizimlerimi övüyor ardından da bana atölyeydi, sergiydi, ün, şan, şöhret, servet, içki, kadın vs. teklifinde bulunup karşılığında ise sadece onun için resim yapmamı istiyor, ve ben de önce biraz düşünüp sonra kabul ediyorum. Bu yüzdendir ki; istediğim bütün hayat bir anda önümde olacak diye düşünüp, dışarda ne zaman boş bir zaman bulayım hemen çıkartır kalemimi defterimi, alırım bir eskiz. Beni tanıyanlar bilir, sırtımdan çıkarmadığım bir çantam vardır. Şimdi itiraf ediyorum, işte bu hayallerim sebebir çantamı, kalemimi, defterimi yanımdan ayıramamamın. Evet, yıllardır kandırdım herkesi, dediklerinde: "Gugu bu çanta ne ayak?" diye. Dedim hep:"E abi anahtarı, gözlüğü, kulaklığı, telefonu gibi ıvır zıvır şeyleri yanımda taşımayı sevmiyorum da o yüzden yahu." E ama ve lakin, gel gör ki şu güne kadar ne bir galerist ya da ne bir kolleksiyoner, e hadi onu da geçtim ne de çizimlerimi öven bir kişilik çıkmadı karşıma. Hatta aksine her seferinde yurdum amelesinden laf yiyorum. İnancım kırılmak üzere artık. Bir de geçen gün bacak kadar çocuk işaret parmağıyla beni annesine gösterip"Annee bak amca resim çiziyoo" dedi. Anlamadım önce, "amca" ben miydim? Şaşırdım bi duraksadım. Hayatımda ilk defa biri bana amca diye hitabetmişti. Yok aslına bakarsan üzülmedim hiç, yani kendimi amca gibi hissetmiyorum sonuçta. Hem sen baksana bana bi, turp gibi delikanlıyım, maşallahım var, ha haay! O yüzden umursamıyorum arkadaşım ben amcayı mamcayı, diyemiyorum. Yok diyemiyorum. Ulan velet! Amca kim, yaşım daha 21 bi de küçük gösteriyorum üstüne üstlük, sen herkesin içinde kalkmışsın beni amca diye gösteriyorsun anana. Girmeyim mi ben şimdi bunalıma? Arkamda bıraktığım yılların her gününü tek tek düşünüp üzülmeyim mi? "Senin yaşındayken ben anaokuluna giderdim, tey tey uyuma dersi vardı ulaan" diyerek en sevdiğim anılarımı hatırlayıp kahrolmayım mı? Amca kim be, amca kim?! Amca değilim ben!
30 Ağustos 2009 Pazar
blog işi zormuş ya
Yoksa sen hala benim gibi, zamana modaya akımlara vs. gibi şeylere ayak uydurayım da bir blog yazarı olayım demedin mi?
***
Blog işi zor şey, yazsan bir türlü yazmasan bir türlü. Şanssızlıklar veya sıkışık günler yakandan tuttuğunda "bir zamanlar benim de blogum vardı" diye anımsıyorsun bu kayıt girme görevini ve sonra da ister istemez bir pişmanlık havuzunda uyanıyorsun. Şu sıralar benzer durumlarla boğuşuyorum açıkçası. Fotoğraf makinası olsa bilgisayar olmuyor, bilgisayar olsa fotoğraf makinası olmuyor gibi sebepler ve bahanelerle ekleyemediğim çizimlerin pişmanlığı yetmezmiş gibi şimdi de her İzmir tatilinin getirdiği karşı konulamaz tembelliğinin pişmanlığıyla boğuşuyorum. Ama merak etme sevgili okurcuğum, klişelerle ittifak kurup, sana İzmir tatilimden bahsetmeyeceğim. Onun yerine seni biraz daha bekletip, çizimlerle birlikte dobra dobra geleceğim karşına. Hepsini de beğeneceksin. Evet, beğeneceksin. (Valla bak)
9 Ağustos 2009 Pazar
ailemizin boyacısı
Bu boyacı,
4 senedir bizim yurdun boya-badana işlerini halletmiştir. Onun dışında, mesaisi boyunca rulosunu fırçasını sallayıp, abartısız 15-20 tane çay içen, efendim sıkıldığında da milleti bayık muhabbetiyle adeta esir eden, yani boş konuşup hiç susmayan ve bir tek genç olması dışında işte bütün bu nitelikleriyle birlikte yaratılmış bildiğin ustadır. Genç dediysem de 30-32 yaşındadır taş çatlasa. Kısacası, ustamız en önemli sınavı geçerek babamın gözüne girmiş ve böylece gönlümüzdeki ailemizin boyacısı koltuğuna oturmuştur. Lakin bugün aldığım habere göre nötr kaldığım bu durum, yayından fırlayan ok misali eksisiyle beni can evimden vurmuştur. Şöyle ki;
***
Olaylar boyacımızın -burada- İstanbul'da kirada kaldığımız evi boyamasıyla başlayıp, bizimkilerin 8 senedir boya yüzü görmemiş olan "İzmir'deki evi de mi bir elden geçirsek?" şeklinde oluşan fikirleriyle yön buldu. Güya; iki-üç hafta içinde hem benim bu süper nöbet işi bitermiş, hem de yurdun boyası falan fişman derken herşey ayarlanacakmış ta ben bu adamla birlikte İzmir'e gidicekmişim de ayrıca o işini yaparken ben de başında duracakmışım.. E yani, haliyle pek ciddiye almadım ben, ama tabii bizim boyacı bunu duyduktan sonra dört köşe olmuş bir halde dayanamayarak yanıma gelip, bana o iki dakikada kurguladığı film gibi hayallerini ve maceralarını anlattı. Dedi: "Gugu'cuğum, duydum ki birlikte gidecekmişiz İzmir'e. Of şimdi orası da ne güzeldir. Sabah evi boyarız, akşamları ortamlara akarız. Gezdirirsin sen hep beni, haftasonu da denize menize gideriz. Hem İzmir'in karıları kızları falan öehe öehe." Afalladım ya. Durdum bir an, 'yani ne diyim şimdi ben sana, a boyacı' diye düşündüm. O kadar hayal kurup gelmiş bana da anlatmış, boyacı da olsa insan insandır, hayaller ise kutsaldır diyerek: "He ustam, yaparız da ederiz de, sen merak etme abim" diye onaylayıp, onu küçük hayal dünyasındaki İzmir'li kızlarla başbaşa bıraktım.
***
Günler geçti, ben Selin'i tanıdım. Günler geçti, Selin beni tanıdı. Hatta öyle bir anlaşmışız ki şimdi sabırsızlanıyoruz birbirimizi görelim diye. İzmir'di, Selin'di, tatildi, herşey mükemmel olacak, rahat rahat oturacağız bizim evde, efendim kahvaltılar yapıp akşam yemekleri hazırlayacağız, birlikte filmler, diziler izleyeceğiz, sonra sıkılınca ben resim çizeceğim o da kitap okuyacak hatta puzzle bile yaparız diye birlikte çok ta cici hayaller kurduktan sonra bugün dünyamı sarsan şu haberi aldım. İki hafta önce sapık hayallerini umursamayıp kendisini ciddiye almadan geçiştirdiğim o yavşak boyacı, benim cici hayallerimi çiğneye çiğneye İzmir'e gelecekmiş ve ben de yok başında durup edecekmişim. Beynimde şimşekler çaktı o anda. Durumun sarsıcı etkisi altında aklımı yitirmeden hemen Selin'e yakınıp, arkadaşıma da akıl danıştım. Selin dedi: "Aman Gugu, sıkma canını.." E haklıydı tabi, herşeyi erteleyebilirdik bir süreliğine ama günlerdir düşünüp hayaller kuran ben, kabul edemedim durumu. Arkadaşım dedi: "E boyacı varken rahat edemez misiniz?" Düşündüm bir an için bütün o sevimli hayallerimize bir üçüncü şahsı eklemeyi, sevgilim olsun istediğim güzel bir kız ve bir de niyeti bozmuş yavşak bir boyacıyla geçireceğim günleri, biz salonda film izlerken boyacının etrafımızda dolaştığını, o 3 kişilik sofraları, vs... Aman allahım, resmen kabus gibi. Bunun da kötü bir fikir olduğuna kanaat getirdikten sonra hayallerimi ertelemek yerine, hayallerimi önemsemeyenlere karşı savaşmaya karar verdim! Evet anacım, yarın isyan edeceğim! Hem annem, gestapo dedemin yanındaki İzmir tatilinin yanından döndüğünde, eminim beni daha da bir anlayışla karşılayıp bana hak verecektir ve bu yüzdendir ki; benim hala umudum var sevgili okurum, hala umudum var...
to be continued..
6 Ağustos 2009 Perşembe
kara sineğin laneti
Uykusuz bir şekilde saatlerce sıra beklemekle geçen o günden sonra, gece nöbetime bir zombi kılığında gittim ve böylece görevimi tam anlamıyla gerçekleştirmiş oldum. Bitmek bilmeyen saatlerimin tek ilacı ise Selin'den başkası değildi. Zor bela evime vardığımda da haliyle yatağıma kule gibi devrildim. Güzelim yaz uykularınızın belalılarıdır sivrisinekler değil mi? Bense gündüz uyuduğum ve o sıcakta terden yatağa yapıştığım içindir ki; benim belalılarım ise kara sineklerdir.
***
Uyuyordum. Koluma kondu, yarı uyanık bir şekilde kolumu salladım gitti. Sonra bacağıma kondu, bacağımı salladım yine gitti. Başka bir uzvuma konacak diye beklerken içim geçmiş. Aniden kulağıma vızzz diye yaklaşıp sonra da tttzzııp diye çarpıp kaçtı. Sıçradım yattığım yerden uyku sersemi, sinirlendim ama o halde bir sineği avlayamayacağımın farkında olup parmağımı da sesten rahatsız olduğum için kulağıma sokup titrettim. Biricik uykum devam edecektim ki sinek yaradılışı beni yine rahat bırakmayıp tam yine içimin geçtiği bir anda yakalayarak tekrar kulağıma vızzz diye yaklaşıp sonra da tttzzııp diye çarpıp kaçtı. Bu sefer o sinirle daha yükseğe sıçrayıp ani bir hareketle yatağımda vertikal pozisyona geldim ve dayanamayıp bağırdım. Sinirlerim harap olmuştu n'apçağımı bilemez bir halde yağtağımda öylece ağlamaklı oturuyordum ki işte o sinek geldi yatağın kenarına pıt diye kondu. Ben ki sevmem sinekleri böcekleri öldürmeyi, ama dedim: "Sen misin benim kulağımda vvvtzzıp'layan." Açtım ellerimi, usulca avına yaklaşan bir kaplan gibi aldım sineği ellerimin arasına, ÇAT! Tabii ki hedefi şaşırmadan sineğin varını yoğunu aldım. Üstüne bir de onu yuvasında bekleyen dişisini veya yavrularını umursamadan hatta gelmişine de geçmişine de lanet okuyarak güçlü bir fiske ile sineğin naaşını yatağımdan kapıma doğru metreler öteye fırlattım. Artık rahat bir şekilde uykuma devam etmem gerektiğini düşünüp tekrar horizonal pozisyona geçtim. Fakat nafile, o sıcakta tekrar uykuya dalmak mümkün değildi. O sırada aklıma canını aldığım sineğin vvvtzzıp'ları takıldı. Düşündükçe sineğin bir afro-amerikalı olduğunu ve gelip beni "wwhatssup?" diye uyandırdığını gördüm. Rüyada olduğumu hissederim ben ve bu yüzden rüyalara yön verme yetim vardır; fakat öldürdüğüm bir sinekle dude muhabbetine girip kendimden tiksinmeden önce gözlerimi açtım ve yatağımdan kalkıp salondaki bu sinekkovar spreylerden aranmaya gittim. Bulduğum sprey bitmişti ve başka bir sineğe daha takatim kalmamıştı çünkü biliyordum, odamda bir yerde onlardan bir tane daha vardı. Tekrar yattım yatağıma ve birkaç dakika sonra siktimin sineği geldi koluma kondu. Hemen uyanıp yine ani bir hareketle oturdum yatağıma. Bu sefer de oturduğum yerde içim geçmiş.. Sineğin elime konmasıyla açtım gözlerimi, parmak uçlarımda dolaşıyordu. Tamam, biraz tiksindirici olabilir ama planımın kusursuz bir şekilde ilerlemesi için buna sabretmem gerekiyordu. Kıpırdamadan bekledim ve izledim. Sinek, işaret parmağımdan aşağıya doğru ilerleyip avcuma geldiği anda, KIP! Evet, avcumu süpersonik bir hızla kapatıp sineği içeride hapsetmiştim. Çırpınışlarını hissediyor, yakarışlarını duyabiliyordum. Yumruğumu salladım hızlıca, şerefsizin başı dönsün de çırpınmasın artık diye. Baktım sakinleşti, masamda içip bıraktığım boş bi kola şişesini kaptığım gibi sineği içeri postalayıp kapağını da hemen kapattım. "Görsün şimdi el mi yaman, ben mi yaman" diyerek sineğin şişe içindeki hareketlerini bir süre izledikten sonra, vicdanım daha rahat bir halde, bir leş ve bir de esirle şimdilik kazandığım bu görkemli zaferi mükemmel bir uykuyla kutladım. Yetenekli bir avcı olarak doğmuşum, bugün bunu farkettim...
4 Ağustos 2009 Salı
waypii
Wipeoutmuş...
Kıçımın wipeout'u. Daha bu eleme organizasyonunu bile doğru düzgün gerçekleştiremiyorken, seçeceğin yarışmacının sana karşı nasıl ılımlı, güleryüzlü, neşeli vs. bir tavır takınmasını bekleyebilirsin ki? Sen sırf sikko bir formu doldurtmak, bir de alttarafı numara vermek için saat 11'den 2ye kadar günün en sıcak saatlerinde güneşin altında bitmeyen bir sırada beklet, akşam 6'da anca sıra gelsin sonra kalk bir de daha bu eleme bokuna uyumamış olan bana pişkin pişkin bakarak "Durgunsun ya, neyin var?" de. İşte o an sevgili okurum. İşte o an, benim yerimde hangi ırktan, hangi renkten, hangi dinden insan olursa olsun, ister bir eskimo, isterse hortlamış bir aztek olsun, kendisi karşılık vereceği cümleye şu şekilde başlardı: "Seninben anaanıavraadınıı, yedisülaaleeni..." Ardından bu tümce çeşitli küfür kombinasyonlarıyla ilerletilip, takiben fiziksel şiddet ile harmanlanıp böylece olayın da, orada saatlerdir beklemekten sinirleri harap olmuş, öfkesi tavan yapmış binlerce insanı kışkırtan bir kıvılcım olup, elemelerinin de, görevlilerinin de, Parkorman'ın da amına koymalarını gerçekleştirecek şekilde büyümesine sebebiyet verilebilir. Amma ve lakin sevgili okurum ben ne yaptım? İçimden bildiğim bütün küfürleri ederken, dışımdan ise sade bir tebessüm ile ona sabahtan beri beklediğimi, gece hiç uyumadığımı yani kısacası her an için yorgunluktan ölebilcecek potansiyeli buludurduğumu anlattım. Kendimi o an -sokayım wipeout'a- gönüllerin birincisi olan bir melek gibi hissettim. Sabrımı sonuna kadar deneyen bu deneyi de başarıyla atlatmıştım, ama kafama sıçayım ki; o kuyruğu gördükten sonra gece tutucağım nöbeti düşünüp geri dönmeli ve bunların hiçbirini yaşamadan evinde, o güzel yatağında mışıl mışıl uyuyan Gugu olmalıydım. Olmadı...
2 Ağustos 2009 Pazar
nöbetçi nöbetçi
Babamin işi muhasebe ve yöneticilik üzerine. Öğrenci yurdu sahibidir kendisi. Kız Öğrenci Yurdu... Önemli olan bu değil aslında. Konumuz: yurdun güvenlik personelinin 2 haftalık olan yıllık izni, ve o izin sebebiyle nöbetçi nöbetçi olan benim, oyuna dahil oluşumdur.
***
Artık gecelerin korkulu bekçisi oldum, e haliyle gündüzleri bayılıp kalıyorum. Günlerimden iki haftalığına fedakarlık edip babama yardım ediyorum. Bu arada evet, kızlar bana emanet. Şimdi diyeceksen: "Ooo Gugu, hayırlı işler.. Hadi yine iyisiin" hiç deme bence, çünkü çakarım alnının çatına haa. Ayıp vallahi, onlar dünya ahiret bacımdır evelallah. Hem benim sevdiceğim var; bakamam yan gözle kimseye. Bekliyorum 2 hafta sonra memleketime gidip onun elini tutmayı, bir de kestane gözlerine bakıp "Çok sevdim kız seni" demeyi. Bekliyorum, herşey çok güzel olacak... Neyse tamam tamam, başlıyorum anlatmaya.
***
Çarşamba günleri de haftalık izin günüdür güvenlik görevlimizin. Ara sıra babamın yerine ben nöbet tutarım. Geçen seneydi sanırım, yine bir çarşamba gecesi görevdeyim. Herşey gayet yolunda, asayiş berkemaldi ki; baktım biyerden müzik sesi geliyor, gecenin sessizliğinde de epey bir gürültülü çıkıyor. Kafamı çıkarıp camdan baktım. Çekmiş taksisini kız yurdunun yanına, açmış arabesk fantezi müziğini son ses, elinde de birası, kankasıyla "vöaleğeavöaleğa" diye muhabbet ediyor. Olmaz kardeşim, çok yanlış. Etik değil bir kere. Bacılarımın rahatsız olduklarını, bir erkeğin onları bu durumdan kurtarmalarını beklediklerini hissettim. Görevimin adamı olup, herşeyden öte erkek olup, çıkıştım bu lavuklara. Dedim:"Saatten haberiniz var mı sizin? Hadi abicim kısın şunun sesini". Demez olaydım. Lanet olsun ki sarı uzun saçım, ve beybi feys görünüşüm, bu durumlarda bana inanlımaz bir dezavantaj oluşturuyor. Zaten avantaj oluşturabilecek başka bir yanımda yok o taksici beylere karşı. Haliyle şaşırdılar önce. Şaşkınlıklarını üstlerinden attıklarında ise "Okey canım senin için iki volüm kısarız." diyip gülerek taşak geçtiler benimle. İşte o anda, Beşiktaş'ın Liverpool'dan yediği 8 golü ben 2 saniyede yemiş gibi oldum. Sinirlenmiştim sevgili okurum... Çok sinirlenmiştim. Çok yanlış bi adım atmışlardı ve benim için yapacak tek birşey vardı. Babamın bu mevzular için sakladığı boruyu kaptığım gibi, "Sen misin benimle taşak geçen... S.ktim ulan belanızı şimdi" diye naralar atarak, bu lavukların ağızlarını burunlarını, bütün kemiklerini tekeer tekeer bi güzeel kıramadım. Yok, yapamadım. Cesaret bile edemeden, direk yapıştım telefona. Dedim: "Alöğ" Dedi: "Polis İmdat, buyrun". Dedim:"Bööyle, bööyle.." Sağolsunlar kırmadılar beni, 5 dakika içinde iki polis ekibi gelip bu lavukları bir güzel patakladı. Ben de "oooğh canıma da değsin ooğh" diyerek afiyetle izledim o sahneyi. Gel gör ki bu olayın bir geri dönüşü olucaktı, ve gecikmeden oldu da. Ortalık yatışıp polislerde gittikten sonra geldi taksici kardeş, dedi: "Sigdim mi lan ben seni, Ha?" Eh, haliyle sinirliydi arkadaş biraz. Ben birşey diyemeden yineledi: "Sigdim mi oluğm ben seni? Ne ihbar ediyoğn?" Gecelerin korkusuz bekçisi olan bendim güya ama şimdi beni korku dolu sahneler bekliyordu. Dedim içimden:"İşte şimdi sıçtığın andır Gugu. Buraya kadarmış..." Neyse belki tutar diyerek abimsin ayağı çektim, o da kıyamadı beni dövmeye heralde ki bir iki tehditte daha bulunduktan sonra çekip gitti. Bense akıllandım, artık gecelerin korkulu bekçisiyim. Korkuyorum olay çıkacak diye ama neyse ki boru duruyor hala aynı yerinde...
28 Temmuz 2009 Salı
patlıyoruz
Patlak Link geliyoor! Müziksizlere en güzel müzikleri, canı sıkılanlara en heyecanlı outdoor programları ve benden vazgeçemeyenlere içinde beni bulundurarak biricik hayatlarınıza ve eşi benzerinin yüzlerce bulunduğu bu dünyaya bir güneş gibi doğuyoor! "*clap clap clap*"
***
Evet, yanlış duymadın. Patlıyoruz.
27 Temmuz 2009 Pazartesi
hayırlısıyla
Belki benim kağıt param, bir şekilde döne dolaşa senin cebine girmiştir. Onca yıl sen orada, onca yıl ben burada. Yollarımız hiç kesişmemiş, şu temmuz akşamı dışında...
***
Çok hoşlandım ben bu kızdan yahu. Daha bugün internetten tanıştık ama yine de ilginç bir şekilde bu kısa sürede gereğinden fazla duygular besledim ona karşı. Şarkımız bile oldu daha ilk sohbet sonunda. Belki gayet haklıyımdır, yani hakikatten çok sevebileceğim birisidir. Belki de zaafım olan, hiç çekinmeden güvenebilme huyumu uyguluyorumdur her zamanki gibi. "Yine de belli olmaz, ne kadar ortak yönümüz çıksa da insanı bir günde tanıyamazsın, ayrıca internetten arkadaşlık mı kurulurmuş be şapşal?" diye soruyor bir yanım. Diğer yanımsa interneti arkadaşlığı falan geçmiş biraz daha kamçılanmazsa, ruh ikizimi bulduğumu bile söyleyebilir. Ama onunla epey de benzeşiyormuşuz şaşırtıcı bir şekilde. Nitekim herşeyi bir kenarı bırakırsak mutluyum diyebilirim. Arkadaşım olsun, dostum olsun diyorum bir yandan kendime bile sapıkmışım gibi görünmemek için de evet yani, kendimi kandırmaktan öte birşey değil bu sözlerim. Sevgilim olsun işte o. Elinden tutayım birlikte gezelim istiyorum, hatta ona kalpli balonlar alayım, sonra da sahilde gazoz içelim istiyorum. Nerde o eski romantizmler, o domateslerin kokusu, eski bayramların tadı... Azizim, efkar mı bastı ne?
***
Duygusal boşluk bana göre değil. Hayatımı eşe dosta adamak için yaratılmışım ben. Farkettimki, babama daha çok benziyorum zaman geçtikçe. Bakma öyle, zamanında ben de çapkındım. Sor istersen beni bilenlere, ama çok değiştim. Eski Gugu'dan eser yok artık. Aslında sanatçı ayağı devreye giriyor böyle zamanlarda da, yani "Aşkın olmadığı yerde sanat olmaz" gibi absürt birşeyler söyleyip entellektüel havaya bürünebilirdim şu anda. Ama yapmayacağım, tabii belki yanlış değildir ama yine de bu tarz sözler bana hep aşırı samimiyetsiz gelmiştir. Samimiyetsiz şeylerden kaçınırım ben.
***
Giriş, Bülent Ortaçgil'in güzel bir şarkısındandı. Şimdi 16 Ağustos'a kadar beklemece. Hayırlısı...
24 Temmuz 2009 Cuma
human after all
"Dur" dedim. Durmadı. "N'aptığını sanıyorsun?"diye sordum. Cevap vermedi. Neyse ben hiç ses etmedim, yürümeye devam ettik. O'nun sokağına doğru yol alıyorduk, bunu bilmesem de gayet belliydi. Evinin önüne geldiğimizde ise bir süre hiç kıpırdamadan ve konuşmadan durdu öylesine. Evi, bahçedeki daha da büyümüş çiçekleri, televizyonun salonu aydınlatışını izledi. Sonra ben derin bir of çektim. Evin caddeye bakan tarafına geçip, kaldırımın kenarına oturduk. O, O'nun penceresini izledi, bense boş caddeyi. Dedim: "Mutlu musun şimdi?" Bu sefer cevap ta beklemiyordum ki zaten o da cevap vermedi. Başımı eğerek ellerimin arasına alıp, gözlerimi kapadım. Bir süre o sakin geceyi dinledim. Komşuların okey taşlarının ve cırcır böceklerinin ürkütücü sesleri, sıradan bir yaz akşamında olduğumu hatırlatıyordu. Sonra dalga sesleri başladı. Bir süre de onları dinleyeyim dedim. Bütün gün yollarda olmanın verdiği yorgunluk ve mayışıklık ile uyuyakalmışım o halde. "Nerdeyim lan ben" diye uyandığımda bile, o bu küçük çaplı paniğimi önemseyip hala düşünceler, pişminlaklar ve hüzünler içinde pencereye kilitlenmişti.
***
Sıkıntıdan yine etrafı izledim. Boş caddede "çıtıdı çıtıdı" diye bir sokak köpeği dolaşıyordu. Şöyle ıslık çalıp dizlerime "pata pata" diye vurup, kısacası gelsin yanımıza da hüznümüzü, kederimizi paylaşsın diye biraz şaklabanlık yaptım. Köpek önce bir döndü baktı. Gelmeyecek galiba, ama şansımı bir daha deneyeyim diyerek tekrar ıslık çaldım. Baktım hiç niyeti yok gelmeye, ben de siktir ettim. Sonra da bu depresif havaya daha fazla dayanamadığımdandır heralde ki, ona dönüp, "Hadi kalk, gidiyoruz" dedim. Sağolsun, hiç itiraz etmedi, kalktık..
***
Geri dönerken yanımızdan, yüksek sesli gurbetçi müziği eşliğinde ve içine alabileceği maksimum sayıdaki denyoyla birlikte, 5. vitesteki -Şahin mi Doğan mı artık anlayamadığım- dandik bir araba geçti. Götoşlar tam yanımdan geçerken, "öheaheahağoy" diye öküz gibi anırıp yüreğimi hoplattılar. Biz de hem böyle birşeyi tekrar yaşamamak, hem de eve döndüğümde sıkılırsam çitlerim diye çiğdem almak için yolumuzu değiştirdik. Eve kadar da yine bütün yol boyunca hiçbirşey konuşmadık...
22 Temmuz 2009 Çarşamba
bir canavar yaratmışım
Uzun zaman oldu yazmayalı, bir de daha çok uzun zaman oldu kavga etmeyeli; ama ben çoktan gözümü karartmıştım, tek ihtiyacım olan şey ayakta durabilmekti. Dinle bak...
***
Zaten sinirlerim tepemdeydi, "sikmişim çadırını" felsefesiyle yaklaşıyorum bu festival olayına bir de üstüne arkamdaki çadırda bulunan yaratıklar, desibeli yüksek ve konusu cacık bi muhabbet çeviriyolar gecenin 4'ünde. Kahkahalarıyla uyandım biricik uykumdan. Sinirlendim, önce tepkilerini ölçercesine dedim: "şşşşşt". Umursamadılar bile. Muhabbeti dinledim bi süre. Bir adet kelimelerin sonunu uzatan ince kız sesi ve 5-6 tane tam oturmamış toy erkek sesinin hakim olduğu, kuru gürültüden başka birşey değildi duyduklarım. Sonra çocuklardan biri: "Çadırında sex isteyenler varsa buraya gelsin ehe mehe ehe" diye bağırdı. Sıra bendeydi, zaten çok sinirliydim. Karşılığı hiç geciktirmeden: "Geliyorum şimdi, ama ben seni sikicem, bekle" diye verdim. Ne beklersin ki, önce bi sustular sonra da pişkin pişkin güldü hepsi. Daha da delirdim. Küfrede küfrede doğrulup üstüme başıma birşeyler geçireyim de şunların çadırını başlarına yıkayım dedim, hepsini bir güzel eşşek sudan gelinceğe kadar döveyim dedim, görsünler dünyanın kaç bucak olduğunu dedim, olmadı. Olduramadım sevgili okurum. İçtiğim biralardan sonra beynim başım fırıldak gibi dönüyordu resmen. Yapamadım. Çıkamadım çadırımdan o halde. 'Biraz temiz hava ayıltır beni, hatta sonra da gider öyle pataklarım bu festival çılgınlarını' diye düşünerek teselli ettim kendimi. Kafamı çadırdan çıkartmamla birlikte, oradaki bütün gözler bana döndü. Kavga etmek için emrimi bekleyen mangal yürekli askerlerim varmış ta haberim yokmuş. Şaşkınlığımı belli etmedim. Az önce verdiğim cevaptan etkilenip gazı almış olmalı ki; "Usta yürü dövelim şu piçleri, arkandayız biz" diye aralarından birisi fırladı kana susamışçasına. Dedim: "Dur, üstüme başıma birşeyler geçireyimde öyle gideriz." Girdim hemen çadırın içine. Zamanı gelmişti. Lisede beden eğitimi'nden hatırladığım birkaç ısınma hareteni yapayım dedim. Baktım çadırın içinde olmuyor, ben de 52 tane mekik, 4 tane de şnav çektim. Pantolunumu da geçirdim ayağıma hızlıca. Tam çadırdan çıkıyordum, bakayım dedim silah sopa niyetine birşey bulabilcekmiyim diye. Bulamadım, "Neyse artık, bileğime kuvvet" dedim ve çıktım dışarı. Baktım ortalık biraz sakinleşmiş ama benim cesur askerlerim hala hazır olda komut bekliyorlar benden. Sesimi de kalınlaştırarak dedim: "Yürüyün beyler, gidiyoruz." Uygun adım gittik bu festival çılgınlarının mekanına ama çadır alanı sakinlerinin şikayetleri doğrultusunda, oraya çadır alanı güvenlik görevlileri gelmiş ve çadır alanı çılgınlarını bizden önce susturmuşlardı. Kavga hayallerim suya düşmüş, aslında çektiğim onca mekikten sonra yorulduğumu farketmem sebebiyle bir yandan da içim rahatlamıştı ama bunu askerlerime belli etmiyordum çünkü onlar için gözü pek bir liderden, korkusuz bir komutandan başka birşey olamazdım. Bari güvenlik görevlisine "Bu ne biçim şey böyle ya, sizin işiniz değil mi kardeşim huzuru sağlamak? Kaç saattir başımızın etini yediler " diye çatayım da forsumdan bir şey kaybetmeyim dedim. Sonra da ortalığı sakinleştirip, hemen sepetlediler bizi yerlerimize. Kısacası oraya kadar uygun adım gelip, tıpış tıpış çadırlarımıza döndük. Bense ertesi sabah uyandığımda artık çadır alanında saygın bir komşu haline gelmiştim. Çadırımdan çıktığımda ne günaydınlarım eksik kaldı, ne de isteklerim sorulmadı. Dedim "Gugu, dön de bir bak haline". Durdum baktım.. Tiksindim kendimden, adeta bir Polat Alemdar olmuştum...
8 Temmuz 2009 Çarşamba
berber sorunslı :'(
Tanımadığım berberler ile saçım başım dertte. Hiç bi zaman 2 parmak kadar kesilmesini istediğim saçım, enine olarak 2 parmak kesilmez.
***
Evet, İzmir'e geldiğimden beri, güzel bir yaz traşı için gözlerim 10 senelik berberimi arıyordu. Ne zaman dükkanına gidip onu sorsam çırağı, Hakan abimin ya önemli bi işinin olduğunu söylüyor ya da bugün erken çıktı yarın gel diye geçiştiriyordu beni. Hakan abinin birkaç ay öncesinde yine dükkanda bulunmadığı bir gün, "Gel ben keserim senin saçını, daha önce şurda burda çalıştım bak ben, merak etme on numara yaparız saçını icabında" diye atıp tutan bu denyo çırağa inanma gafletinde bulunmuştum. Afedersin ama götüm gibi olmuştu saçım. Neyse, dün yine gittim berberime, baktım yine bu denyo çırak orda. Dedim: "Hakan abim nerde?" Dedi:" Ya bilader, geçen geldiğinde sen memnun kalmamış mıydın kestiğim saçtan?" Bu ani çıkışı karşısında açıkçası biraz şaşırmıştım. Sonuçta enseye tokat, g.te parmak muamelesi gören ezik bir elemandı alt tarafı. Sağlam bir cevapla onu böcek gibi ezebilirdim. "Lan godoş, o kestiğin saçı 3 ay düzeltemedik İstanbul'da. Sana artık s.kimin kılını bile kestirmem" diyemedim. Onun yerine, "Yok vallahi, saçım baya güzel olmuştu da, dediğim gibi Hakan abim için geliyorum buraya ben. Kırk yılda bir görüyorum onu zaten..." gibisinden birşeyler geveleyebildim anca. Sonra uzun bir süre bakıştık. Ortam gerilmek üzereyken, "Yok Hakan abin, gelmedi bugün dedi." Bende tam kapıdan çıkarken sessiz bir şekilde, "Eeh, s.kicem ama.." tarzında bişiyler sayıklanarak, sanırım bir daha o dükkana adımımı atmamak üzere ordan uzaklaştım. Ama nerelerdeydi benim Hakan abim? Benim saçımı şimdi hangi çakal berberler kesicekti?
***
Bugün, Murat'ın önerisiyle, onun Alsancak'taki berberine gittim. Bana, az kestirmek istiyosam ne dememi, ya da istediğim modeli nasıl anlatmam gerektiğinin tüyolarını vermeyi unuttuğu için şu anda yine götüm gibi bir saça sahibim. Benim halimden bir tek Ege Yünlü anlar. Ona da burdan el falan sallıyorum. "Sıkma canını Gugu, kökü sende uzar..." diyenlere ise el falan sallamıyorum. Zaten bu akşam biraz moralim bozuldu sebepsiz yere. O yüzden böyle klişe lafları çekemeyeceğim.
***
Yarın Çeşme'ye gidiceğiz sanırım. Murat'ın dayısında mı eniştesinde mi ne, havuzlu barbekülü elit düzeyde bir aile yemeğine katılacağım. Gerçekten çok seksi.
***
İzmir'den bildirmeye devam edeceğim.
6 Temmuz 2009 Pazartesi
çeşmealtı'nda karanlık bir gece
Bu sabah,
" 'Bugün günlerden ne ya da saat kaç oldu?' gibi soruların cevabını veremiyorum. Kesin olan birşey varsa, o da daha doğmamış olan güneşin ışığını kullanarak yazdığımdır." demişim. Dur, anlatayım...
***
Yapacak hiçbirşeyim yoktu. Bende bütün gece karanlık odanın tavanındaki teknolojik avizenin serinletmeyen pervanesini izleyerek, birçok şey düşündüm. Sonra aşırı sıcak sebebiyle yatağa yapışmaktan bunalınca, bir saklama kabının ucundan kapağını azıcık aralarcasına, her kapalı penceresinin üstüne perdeler çekilmiş olması yetmediği gibi panjurlarının da kapalı olduğu bu nefes almayan evde vakumlanmaya daha fazla dayanamayıp, azıcık temiz hava umuduyla bir pencere açtım odamda. Sıkılma standartlarımı yükselttikten sonra, uyanmasınlar diye ışık bile açamadığım küçük saklama kabında yapabildiğim tek faaliyeti gerçekleştirmeye devam ettim; düşündüm. Düşünürken, önce sevdiğim kızı özledim, sonra özlediğim günleri düşündüm. Onunla en güzel anılarımızı yaşadığım yerdeydim, ama aynı zamanda onlardan 3 yıl uzaktaydım. Elden birşey gelmemesi durumunun acizliğinden başka birşey değildi hissetiklerimin açıklaması. Zaten saatinden bile hala bihaber olduğum bu karanlık gece de, beni yeterince yormuştu. İşte o anda ben bunları düşünürken, ezan okunmaya başladı. Burda sokak köpekleri, sabah ezanı okunmaya başladığında acıklı bir sesle uluyarak, imama eşlik ediyorlar. Garip bir ses karmaşası oluyor gerçekten. Neyse sonra hava aydınlanmaya, ben de bu uyuyamadığım gece hakkında notlar almaya başladım.
***
Sanırım bu gece, kısa bir süreliğine Çeşmealtı'nda geçireceğim son gece olucak. Ama Tildem derse, "Merak etme Gugu, oradaki huzuru arayacağımız yalnız günlerimizi daha çekilebilir hale getirmek için, sana arkadaşlık etmeye geleceğim" diye; o zaman iş değişir. Hatta kendisi sırf benim için İstanbul'daki tatilini bir gün daha erken bitirerek yarın akşam yola çıkıyor. Ama bugün için, acilen İzmir'e dönmeli(!)
Bu arada fihrist gibiyim. Kaç aydır telefonum bozuk ya da şarjı yok diye çoğu arkadaşımın telefon numarasını tutuyorum hafızamda. Çöplük gibi hissediyorum kafamın içini. Şunu diyeyim: Numeratik hafıza, adamı öldürür...
Bu arada fihrist gibiyim. Kaç aydır telefonum bozuk ya da şarjı yok diye çoğu arkadaşımın telefon numarasını tutuyorum hafızamda. Çöplük gibi hissediyorum kafamın içini. Şunu diyeyim: Numeratik hafıza, adamı öldürür...
***
Notlarım arasında, yan komşumuzun horlama sesleri de hatrı sayılır bir yer tutuyordu, fakat onu başka bir kayıda saklıyorum artık. Neyse artık İzmir'e geldiğimden beri durmaksızın devam eden "dude mode"a hemen geri döndüm. Yarın büyük gün. Blog ustam Efecan ile köfte-kahve-şambali kombosunu gerçekleştireceğiz.
***
İzmir'den bildirmeye devam edeceğim.
28 Haziran 2009 Pazar
o değil de
Gerçekten çok garip...
Daha bir hafta önce, acaba önümüzdeki 5 yıl içerisinde dünyada neler olacak? diye düşünürken, Micheal Jackson'ın öleceğini ve duyanların da, önce kendi çapında küçük şok geçirip daha sonra da yakınlarına bu ilgi çekici haberi ilk duyuran olmak istercesine yaşadıkları bir öncülük duygusuyla birlikte "abi duydun mu, Micheal Jackson ölmüş" gibisinden muhabbetler yaratıcaklarını düşünmüştüm. Tamam, sonunu tahmin etmek pek te zor değil. Sonuçta her ünlünün kaderidir öldüğünde böyle konulara malzeme olmak; ama spesifik olarak Micheal Jackson ismini yakalamış olmam biraz şaşırtıcı bence. İşin en çirkin yanı da, şu bir iki haftalık süreç içerisinde bulunduğumuz herhangi bir ortamda, muhabbet tıkanmalara veya aksamalara uğradığı zaman çeşitli fırlama arkadaşlarımız sanki o anı beklermişçesine, "abi o değil de, Micheal Jackson öldü yaa" gibisinden yapacakları bir çıkışla, ortamı tekrar bu olayı düşündürüp, bizi adamın cesedinin arkadasından konuşmaya davet edecek. Hatta aynı zamanda bu şahıs, tahminlerimde ki öncülük duygusuna sahip olan şahıs rolünü bile üstlenebilir. Demedi deme...
En son, saatin kaç olduğunu bilmeden geçirdiğim epeyce bir süre sonra, saatime bakmadan önce dakikası dakikasına 22:32 olduğunu tahmin etmiş olmam, psişik güçleremin varlığını kanıtlamıştı bana. Sanırım artık müsadeni isteyip, kendimi keşfetmeye başlamam gerekiyor.
Dipnot: Hala İstanbul'dayım. Kafayı yiyecek olmam ise aşikar.
25 Haziran 2009 Perşembe
mm, dılişıs
Çukur tabağın içinde 2 dilim ekmek, bir kutu ton balığı, biraz mısır , ve bolca mayonezi önce bir güzel karıştırdım, şimdi de ayı gibi yiyorum. Evdekiler tiksindi menümün görüntüsünden ama anannemin dediği gibi, hepsi aynı yere gidiyor sonuçta. Ayrıca evet, hala İstanbul'dayım. Havası da son iki gündür epey bunaltıcı. Çılgınlar gibi likit tüketmekten, yemek yemeyi unutuyorum çoğu zaman. Sıcaktan ne yapacağını şaşırıyo insan. Pencere açsan rüzgar esmez, klimalar desen baş ağrısına birebir. Aslında tutturuyorum İzmir'e gidicem artık yeter diye ama oranın sıcağı da cehennem gibi. Yine de denize girebilme ihtimalini göz önünde bulundurunca, bu yaz mevsiminde katlanılabilitesi daha yükskek standartlara sahip canım İzmir'im.
Manava git, küçük bi kavun al, biraz da sade veya sakızlı dondurma. Kavunu at buzluğa, çıkar 10 dakika sonra. Kes yarısını, sonra dondurmayı doldur içine. Sonra 5 dakikadan kısa bir süre içerisinde bitir ki, beynin donsun ve hava sıcakmış falan hiçbirşey hissetme. Yüzünde sebepsiz bir gülümseme oluşursa plan işe yaramış demektir. Bence on numara taktik, ayrıca çok lezzetli. Kesin bilininen birşeydir bu ama ben ilk defa bir iki sene önce Asos'ta yemiştim kavun içine dondurmayı. O günden beri yazın tüketilebilecek en güzel şey olduğunu düşünüyorum. Koysalar önüme, hiç bıkmadan her öğünde yerim...
* * *
Umarım bir sonraki kaydı İzmir'den yayınlamış olacağım. Şimdilik yeter bu kadar yemek tarifi.
20 Haziran 2009 Cumartesi
one love festival diary
Çok özeniyorum şu tembel hayvanlara. Hatta dünya üzerindeki yaşamımı sürdüreceğim canlı formunu seçmek için bi şansım olsaydı, kesinlikle tembel hayvan olmak isterdim. Galaksi'nin keyfini onlar çıkarıyor bence. İş güç yok, kavga yok, üreme hatta yürüme kaygısı bile mecbur kalmadıkça yok. Yat uyu bütün gün, arada 2 yaprak at ağzına, belki o daldan diğerine geçersin, sonra da tekrar yat uyu işte. Oh, ne ala memleket. Şöyle söyleyeyim, bence kendisine ismen verilmiş sorumluluğunu layıkiyle yerine getiren tek hayvandır, tembel hayvan. Bak bu kadar da büyük konuştum. Ama düşündüm de başka bi hayvanın, kendi niteliğiyle adlandırıldığını hiç duymadım. Neyse...
20 haziran cumartesi, festivalin ilk günü...
Ama ben neyapıyorum? 2 haftadır eğleneceğim diye koymuşum kafama, Efes One Love'a uykusuz bi halde sabahın köründe gidiyorum. Olacak iş değil. Şimdi ayaklarım acıyo, gözlerim ağrıyo, beynim zonkluyo, kulaklarım çınlıyo, burnum kaşınıyo bi de kakam geldi.
Tuvaletteyken sinirimi bozdu kolumuza damgaladırkları bileklik. "Yeter be!" diye haykırdım önce, sonra söküp attım kolumdan şu bileklik bozuntusunu. Yarın anlatıcam artık bahanemi "Kopardım ağabey, sıçarken dellendim de..." diye.
Bu akşam sahneye çıkan grupların performansını merak ediyosan şöyle özetleyim sana durum ve ahvali. Bence gelemeyenlerine, bugün için pişman olmaları gereken yeterli doneleri sağlayamadı One Love Festival'in cumartesi line-up sanatçıları. Lakin, yarın işler değişir diye düşünüyorum. Tek ümidim, Röyksopp şekerim. Bekleyip göreceğiz.
21 haziran pazar, festivalin 2. ve son günü...
Tahmin edebileceğin üzere bugün baya geç uyandım. Saati hatırlamıyorum, ama 5 veya 6 civarında olsa gerek. Uyanınca zaten Buğra'yla konuşup Taksim'de buluşmaca, sonra da Yağızların da katılımıyla festival alanına doğru yol almaca. Starsailor'ı pek önemsemiyordum açıkçası, şarkılarını bile hatırlayamıyordum çünkü. Vardığımızda sahnedelerdi zaten, ama dinledikçe hatırladık şarkılarını. Birbirimizin yüzüne bakıp, aa evet bunu da hatırlıyorum demeceler oldu. Starsailor'dan sonra sahnede, bütün hayallerim, ümitlerim gibi bilimum duygu pıtırcaklarımı boşa çıkarmayan bir performansa tanık oldum. Hem Röyksopp için duyduğum saygı ve sevgi katsayısının karakökünü, hem de son 2 haftadır hayatımdan maddi manevi feragat ettiğim her ögenin hakkını fazlasıyla alarak döndüm evime bu akşam.
Konserler dışında festival etkinliklerine de elimizden geldiğince katılmaya çalıştık. Dart oynadım birkaç kere, ordan hediyeler kazandım. T-shirt'tü, bileklikti, anahtarlıktı gibisinden bir inventory döşedim resmen kendime. Onun dışında Efecanlar ile wii fit oyunlarındaki ilk tecrübemizi başarısızlıkla sonuçlandırıp, Buğralarla ise küçük bi sahaya kurulmuş mini kalelerle, geyiğine yapılan bir maçta, işi ciddiye alan rakiplerimize egolarını tatmin etsinler diye yenildik.
Sonuç olarak başarılı bir festival oldu bence. Festival puanımı veriyorum: 9/10. Kırdığım bir puanın sebebi ise joggling takımının, oynamayı en çok istediğim anda hack-sack topuna sahip olmamasıdır.
Yarın annemin doğumgünü, sonra beni İstanbul'a bağlayan pek birşey kalmıyor. 5 gün sonra da güzel bir tatil için İzmir'e dönmeyi planlıyorum. Herşey çok güzel olacak! demek istedim kalbimdeki tüm optimistliğimle.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)