28 Temmuz 2009 Salı

patlıyoruz

Patlak Link geliyoor! Müziksizlere en güzel müzikleri, canı sıkılanlara en heyecanlı outdoor programları ve benden vazgeçemeyenlere içinde beni bulundurarak biricik hayatlarınıza ve eşi benzerinin yüzlerce bulunduğu bu dünyaya bir güneş gibi doğuyoor! "*clap clap clap*"
***
Evet, yanlış duymadın. Patlıyoruz.

27 Temmuz 2009 Pazartesi

hayırlısıyla

Belki benim kağıt param, bir şekilde döne dolaşa senin cebine girmiştir. Onca yıl sen orada, onca yıl ben burada. Yollarımız hiç kesişmemiş, şu temmuz akşamı dışında...
***
Çok hoşlandım ben bu kızdan yahu. Daha bugün internetten tanıştık ama yine de ilginç bir şekilde bu kısa sürede gereğinden fazla duygular besledim ona karşı. Şarkımız bile oldu daha ilk sohbet sonunda. Belki gayet haklıyımdır, yani hakikatten çok sevebileceğim birisidir. Belki de zaafım olan, hiç çekinmeden güvenebilme huyumu uyguluyorumdur her zamanki gibi. "Yine de belli olmaz, ne kadar ortak yönümüz çıksa da insanı bir günde tanıyamazsın, ayrıca internetten arkadaşlık mı kurulurmuş be şapşal?" diye soruyor bir yanım. Diğer yanımsa interneti arkadaşlığı falan geçmiş biraz daha kamçılanmazsa, ruh ikizimi bulduğumu bile söyleyebilir. Ama onunla epey de benzeşiyormuşuz şaşırtıcı bir şekilde. Nitekim herşeyi bir kenarı bırakırsak mutluyum diyebilirim. Arkadaşım olsun, dostum olsun diyorum bir yandan kendime bile sapıkmışım gibi görünmemek için de evet yani, kendimi kandırmaktan öte birşey değil bu sözlerim. Sevgilim olsun işte o. Elinden tutayım birlikte gezelim istiyorum, hatta ona kalpli balonlar alayım, sonra da sahilde gazoz içelim istiyorum. Nerde o eski romantizmler, o domateslerin kokusu, eski bayramların tadı... Azizim, efkar mı bastı ne?
***
Duygusal boşluk bana göre değil. Hayatımı eşe dosta adamak için yaratılmışım ben. Farkettimki, babama daha çok benziyorum zaman geçtikçe. Bakma öyle, zamanında ben de çapkındım. Sor istersen beni bilenlere, ama çok değiştim. Eski Gugu'dan eser yok artık. Aslında sanatçı ayağı devreye giriyor böyle zamanlarda da, yani "Aşkın olmadığı yerde sanat olmaz" gibi absürt birşeyler söyleyip entellektüel havaya bürünebilirdim şu anda. Ama yapmayacağım, tabii belki yanlış değildir ama yine de bu tarz sözler bana hep aşırı samimiyetsiz gelmiştir. Samimiyetsiz şeylerden kaçınırım ben.
***
Giriş, Bülent Ortaçgil'in güzel bir şarkısındandı. Şimdi 16 Ağustos'a kadar beklemece. Hayırlısı...

24 Temmuz 2009 Cuma

human after all

"Dur" dedim. Durmadı. "N'aptığını sanıyorsun?"diye sordum. Cevap vermedi. Neyse ben hiç ses etmedim, yürümeye devam ettik. O'nun sokağına doğru yol alıyorduk, bunu bilmesem de gayet belliydi. Evinin önüne geldiğimizde ise bir süre hiç kıpırdamadan ve konuşmadan durdu öylesine. Evi, bahçedeki daha da büyümüş çiçekleri, televizyonun salonu aydınlatışını izledi. Sonra ben derin bir of çektim. Evin caddeye bakan tarafına geçip, kaldırımın kenarına oturduk. O, O'nun penceresini izledi, bense boş caddeyi. Dedim: "Mutlu musun şimdi?" Bu sefer cevap ta beklemiyordum ki zaten o da cevap vermedi. Başımı eğerek ellerimin arasına alıp, gözlerimi kapadım. Bir süre o sakin geceyi dinledim. Komşuların okey taşlarının ve cırcır böceklerinin ürkütücü sesleri, sıradan bir yaz akşamında olduğumu hatırlatıyordu. Sonra dalga sesleri başladı. Bir süre de onları dinleyeyim dedim. Bütün gün yollarda olmanın verdiği yorgunluk ve mayışıklık ile uyuyakalmışım o halde. "Nerdeyim lan ben" diye uyandığımda bile, o bu küçük çaplı paniğimi önemseyip hala düşünceler, pişminlaklar ve hüzünler içinde pencereye kilitlenmişti.
***
Sıkıntıdan yine etrafı izledim. Boş caddede "çıtıdı çıtıdı" diye bir sokak köpeği dolaşıyordu. Şöyle ıslık çalıp dizlerime "pata pata" diye vurup, kısacası gelsin yanımıza da hüznümüzü, kederimizi paylaşsın diye biraz şaklabanlık yaptım. Köpek önce bir döndü baktı. Gelmeyecek galiba, ama şansımı bir daha deneyeyim diyerek tekrar ıslık çaldım. Baktım hiç niyeti yok gelmeye, ben de siktir ettim. Sonra da bu depresif havaya daha fazla dayanamadığımdandır heralde ki, ona dönüp, "Hadi kalk, gidiyoruz" dedim. Sağolsun, hiç itiraz etmedi, kalktık..
***
Geri dönerken yanımızdan, yüksek sesli gurbetçi müziği eşliğinde ve içine alabileceği maksimum sayıdaki denyoyla birlikte, 5. vitesteki -Şahin mi Doğan mı artık anlayamadığım- dandik bir araba geçti. Götoşlar tam yanımdan geçerken, "öheaheahağoy" diye öküz gibi anırıp yüreğimi hoplattılar. Biz de hem böyle birşeyi tekrar yaşamamak, hem de eve döndüğümde sıkılırsam çitlerim diye çiğdem almak için yolumuzu değiştirdik. Eve kadar da yine bütün yol boyunca hiçbirşey konuşmadık...

22 Temmuz 2009 Çarşamba

bir canavar yaratmışım

Uzun zaman oldu yazmayalı, bir de daha çok uzun zaman oldu kavga etmeyeli; ama ben çoktan gözümü karartmıştım, tek ihtiyacım olan şey ayakta durabilmekti. Dinle bak...
***
Zaten sinirlerim tepemdeydi, "sikmişim çadırını" felsefesiyle yaklaşıyorum bu festival olayına bir de üstüne arkamdaki çadırda bulunan yaratıklar, desibeli yüksek ve konusu cacık bi muhabbet çeviriyolar gecenin 4'ünde. Kahkahalarıyla uyandım biricik uykumdan. Sinirlendim, önce tepkilerini ölçercesine dedim: "şşşşşt". Umursamadılar bile. Muhabbeti dinledim bi süre. Bir adet kelimelerin sonunu uzatan ince kız sesi ve 5-6 tane tam oturmamış toy erkek sesinin hakim olduğu, kuru gürültüden başka birşey değildi duyduklarım. Sonra çocuklardan biri: "Çadırında sex isteyenler varsa buraya gelsin ehe mehe ehe" diye bağırdı. Sıra bendeydi, zaten çok sinirliydim. Karşılığı hiç geciktirmeden: "Geliyorum şimdi, ama ben seni sikicem, bekle" diye verdim. Ne beklersin ki, önce bi sustular sonra da pişkin pişkin güldü hepsi. Daha da delirdim. Küfrede küfrede doğrulup üstüme başıma birşeyler geçireyim de şunların çadırını başlarına yıkayım dedim, hepsini bir güzel eşşek sudan gelinceğe kadar döveyim dedim, görsünler dünyanın kaç bucak olduğunu dedim, olmadı. Olduramadım sevgili okurum. İçtiğim biralardan sonra beynim başım fırıldak gibi dönüyordu resmen. Yapamadım. Çıkamadım çadırımdan o halde. 'Biraz temiz hava ayıltır beni, hatta sonra da gider öyle pataklarım bu festival çılgınlarını' diye düşünerek teselli ettim kendimi. Kafamı çadırdan çıkartmamla birlikte, oradaki bütün gözler bana döndü. Kavga etmek için emrimi bekleyen mangal yürekli askerlerim varmış ta haberim yokmuş. Şaşkınlığımı belli etmedim. Az önce verdiğim cevaptan etkilenip gazı almış olmalı ki; "Usta yürü dövelim şu piçleri, arkandayız biz" diye aralarından birisi fırladı kana susamışçasına. Dedim: "Dur, üstüme başıma birşeyler geçireyimde öyle gideriz." Girdim hemen çadırın içine. Zamanı gelmişti. Lisede beden eğitimi'nden hatırladığım birkaç ısınma hareteni yapayım dedim. Baktım çadırın içinde olmuyor, ben de 52 tane mekik, 4 tane de şnav çektim. Pantolunumu da geçirdim ayağıma hızlıca. Tam çadırdan çıkıyordum, bakayım dedim silah sopa niyetine birşey bulabilcekmiyim diye. Bulamadım, "Neyse artık, bileğime kuvvet" dedim ve çıktım dışarı. Baktım ortalık biraz sakinleşmiş ama benim cesur askerlerim hala hazır olda komut bekliyorlar benden. Sesimi de kalınlaştırarak dedim: "Yürüyün beyler, gidiyoruz." Uygun adım gittik bu festival çılgınlarının mekanına ama çadır alanı sakinlerinin şikayetleri doğrultusunda, oraya çadır alanı güvenlik görevlileri gelmiş ve çadır alanı çılgınlarını bizden önce susturmuşlardı. Kavga hayallerim suya düşmüş, aslında çektiğim onca mekikten sonra yorulduğumu farketmem sebebiyle bir yandan da içim rahatlamıştı ama bunu askerlerime belli etmiyordum çünkü onlar için gözü pek bir liderden, korkusuz bir komutandan başka birşey olamazdım. Bari güvenlik görevlisine "Bu ne biçim şey böyle ya, sizin işiniz değil mi kardeşim huzuru sağlamak? Kaç saattir başımızın etini yediler " diye çatayım da forsumdan bir şey kaybetmeyim dedim. Sonra da ortalığı sakinleştirip, hemen sepetlediler bizi yerlerimize. Kısacası oraya kadar uygun adım gelip, tıpış tıpış çadırlarımıza döndük. Bense ertesi sabah uyandığımda artık çadır alanında saygın bir komşu haline gelmiştim. Çadırımdan çıktığımda ne günaydınlarım eksik kaldı, ne de isteklerim sorulmadı. Dedim "Gugu, dön de bir bak haline". Durdum baktım.. Tiksindim kendimden, adeta bir Polat Alemdar olmuştum...

8 Temmuz 2009 Çarşamba

berber sorunslı :'(

Tanımadığım berberler ile saçım başım dertte. Hiç bi zaman 2 parmak kadar kesilmesini istediğim saçım, enine olarak 2 parmak kesilmez.
***
Evet, İzmir'e geldiğimden beri, güzel bir yaz traşı için gözlerim 10 senelik berberimi arıyordu. Ne zaman dükkanına gidip onu sorsam çırağı, Hakan abimin ya önemli bi işinin olduğunu söylüyor ya da bugün erken çıktı yarın gel diye geçiştiriyordu beni. Hakan abinin birkaç ay öncesinde yine dükkanda bulunmadığı bir gün, "Gel ben keserim senin saçını, daha önce şurda burda çalıştım bak ben, merak etme on numara yaparız saçını icabında" diye atıp tutan bu denyo çırağa inanma gafletinde bulunmuştum. Afedersin ama götüm gibi olmuştu saçım. Neyse, dün yine gittim berberime, baktım yine bu denyo çırak orda. Dedim: "Hakan abim nerde?" Dedi:" Ya bilader, geçen geldiğinde sen memnun kalmamış mıydın kestiğim saçtan?" Bu ani çıkışı karşısında açıkçası biraz şaşırmıştım. Sonuçta enseye tokat, g.te parmak muamelesi gören ezik bir elemandı alt tarafı. Sağlam bir cevapla onu böcek gibi ezebilirdim. "Lan godoş, o kestiğin saçı 3 ay düzeltemedik İstanbul'da. Sana artık s.kimin kılını bile kestirmem" diyemedim. Onun yerine, "Yok vallahi, saçım baya güzel olmuştu da, dediğim gibi Hakan abim için geliyorum buraya ben. Kırk yılda bir görüyorum onu zaten..." gibisinden birşeyler geveleyebildim anca. Sonra uzun bir süre bakıştık. Ortam gerilmek üzereyken, "Yok Hakan abin, gelmedi bugün dedi." Bende tam kapıdan çıkarken sessiz bir şekilde, "Eeh, s.kicem ama.." tarzında bişiyler sayıklanarak, sanırım bir daha o dükkana adımımı atmamak üzere ordan uzaklaştım. Ama nerelerdeydi benim Hakan abim? Benim saçımı şimdi hangi çakal berberler kesicekti?
***
Bugün, Murat'ın önerisiyle, onun Alsancak'taki berberine gittim. Bana, az kestirmek istiyosam ne dememi, ya da istediğim modeli nasıl anlatmam gerektiğinin tüyolarını vermeyi unuttuğu için şu anda yine götüm gibi bir saça sahibim. Benim halimden bir tek Ege Yünlü anlar. Ona da burdan el falan sallıyorum. "Sıkma canını Gugu, kökü sende uzar..." diyenlere ise el falan sallamıyorum. Zaten bu akşam biraz moralim bozuldu sebepsiz yere. O yüzden böyle klişe lafları çekemeyeceğim.
***
Yarın Çeşme'ye gidiceğiz sanırım. Murat'ın dayısında mı eniştesinde mi ne, havuzlu barbekülü elit düzeyde bir aile yemeğine katılacağım. Gerçekten çok seksi.
***
İzmir'den bildirmeye devam edeceğim.

6 Temmuz 2009 Pazartesi

çeşmealtı'nda karanlık bir gece

Bu sabah,
" 'Bugün günlerden ne ya da saat kaç oldu?' gibi soruların cevabını veremiyorum. Kesin olan birşey varsa, o da daha doğmamış olan güneşin ışığını kullanarak yazdığımdır." demişim. Dur, anlatayım...
***
Yapacak hiçbirşeyim yoktu. Bende bütün gece karanlık odanın tavanındaki teknolojik avizenin serinletmeyen pervanesini izleyerek, birçok şey düşündüm. Sonra aşırı sıcak sebebiyle yatağa yapışmaktan bunalınca, bir saklama kabının ucundan kapağını azıcık aralarcasına, her kapalı penceresinin üstüne perdeler çekilmiş olması yetmediği gibi panjurlarının da kapalı olduğu bu nefes almayan evde vakumlanmaya daha fazla dayanamayıp, azıcık temiz hava umuduyla bir pencere açtım odamda. Sıkılma standartlarımı yükselttikten sonra, uyanmasınlar diye ışık bile açamadığım küçük saklama kabında yapabildiğim tek faaliyeti gerçekleştirmeye devam ettim; düşündüm. Düşünürken, önce sevdiğim kızı özledim, sonra özlediğim günleri düşündüm. Onunla en güzel anılarımızı yaşadığım yerdeydim, ama aynı zamanda onlardan 3 yıl uzaktaydım. Elden birşey gelmemesi durumunun acizliğinden başka birşey değildi hissetiklerimin açıklaması. Zaten saatinden bile hala bihaber olduğum bu karanlık gece de, beni yeterince yormuştu. İşte o anda ben bunları düşünürken, ezan okunmaya başladı. Burda sokak köpekleri, sabah ezanı okunmaya başladığında acıklı bir sesle uluyarak, imama eşlik ediyorlar. Garip bir ses karmaşası oluyor gerçekten. Neyse sonra hava aydınlanmaya, ben de bu uyuyamadığım gece hakkında notlar almaya başladım.
***
Sanırım bu gece, kısa bir süreliğine Çeşmealtı'nda geçireceğim son gece olucak. Ama Tildem derse, "Merak etme Gugu, oradaki huzuru arayacağımız yalnız günlerimizi daha çekilebilir hale getirmek için, sana arkadaşlık etmeye geleceğim" diye; o zaman iş değişir. Hatta kendisi sırf benim için İstanbul'daki tatilini bir gün daha erken bitirerek yarın akşam yola çıkıyor. Ama bugün için, acilen İzmir'e dönmeli(!)
Bu arada fihrist gibiyim. Kaç aydır telefonum bozuk ya da şarjı yok diye çoğu arkadaşımın telefon numarasını tutuyorum hafızamda. Çöplük gibi hissediyorum kafamın içini. Şunu diyeyim: Numeratik hafıza, adamı öldürür...
***
Notlarım arasında, yan komşumuzun horlama sesleri de hatrı sayılır bir yer tutuyordu, fakat onu başka bir kayıda saklıyorum artık. Neyse artık İzmir'e geldiğimden beri durmaksızın devam eden "dude mode"a hemen geri döndüm. Yarın büyük gün. Blog ustam Efecan ile köfte-kahve-şambali kombosunu gerçekleştireceğiz.
***
İzmir'den bildirmeye devam edeceğim.