20 Haziran 2009 Cumartesi

one love festival diary

Çok özeniyorum şu tembel hayvanlara. Hatta dünya üzerindeki yaşamımı sürdüreceğim canlı formunu seçmek için bi şansım olsaydı, kesinlikle tembel hayvan olmak isterdim. Galaksi'nin keyfini onlar çıkarıyor bence. İş güç yok, kavga yok, üreme hatta yürüme kaygısı bile mecbur kalmadıkça yok. Yat uyu bütün gün, arada 2 yaprak at ağzına, belki o daldan diğerine geçersin, sonra da tekrar yat uyu işte. Oh, ne ala memleket. Şöyle söyleyeyim, bence kendisine ismen verilmiş sorumluluğunu layıkiyle yerine getiren tek hayvandır, tembel hayvan. Bak bu kadar da büyük konuştum. Ama düşündüm de başka bi hayvanın, kendi niteliğiyle adlandırıldığını hiç duymadım. Neyse...

20 haziran cumartesi, festivalin ilk günü...
Ama ben neyapıyorum? 2 haftadır eğleneceğim diye koymuşum kafama, Efes One Love'a uykusuz bi halde sabahın köründe gidiyorum. Olacak iş değil. Şimdi ayaklarım acıyo, gözlerim ağrıyo, beynim zonkluyo, kulaklarım çınlıyo, burnum kaşınıyo bi de kakam geldi.
Tuvaletteyken sinirimi bozdu kolumuza damgaladırkları bileklik. "Yeter be!" diye haykırdım önce, sonra söküp attım kolumdan şu bileklik bozuntusunu. Yarın anlatıcam artık bahanemi "Kopardım ağabey, sıçarken dellendim de..." diye.
Bu akşam sahneye çıkan grupların performansını merak ediyosan şöyle özetleyim sana durum ve ahvali. Bence gelemeyenlerine, bugün için pişman olmaları gereken yeterli doneleri sağlayamadı One Love Festival'in cumartesi line-up sanatçıları. Lakin, yarın işler değişir diye düşünüyorum. Tek ümidim, Röyksopp şekerim. Bekleyip göreceğiz.

21 haziran pazar, festivalin 2. ve son günü...
Tahmin edebileceğin üzere bugün baya geç uyandım. Saati hatırlamıyorum, ama 5 veya 6 civarında olsa gerek. Uyanınca zaten Buğra'yla konuşup Taksim'de buluşmaca, sonra da Yağızların da katılımıyla festival alanına doğru yol almaca. Starsailor'ı pek önemsemiyordum açıkçası, şarkılarını bile hatırlayamıyordum çünkü. Vardığımızda sahnedelerdi zaten, ama dinledikçe hatırladık şarkılarını. Birbirimizin yüzüne bakıp, aa evet bunu da hatırlıyorum demeceler oldu. Starsailor'dan sonra sahnede, bütün hayallerim, ümitlerim gibi bilimum duygu pıtırcaklarımı boşa çıkarmayan bir performansa tanık oldum. Hem Röyksopp için duyduğum saygı ve sevgi katsayısının karakökünü, hem de son 2 haftadır hayatımdan maddi manevi feragat ettiğim her ögenin hakkını fazlasıyla alarak döndüm evime bu akşam.
Konserler dışında festival etkinliklerine de elimizden geldiğince katılmaya çalıştık. Dart oynadım birkaç kere, ordan hediyeler kazandım. T-shirt'tü, bileklikti, anahtarlıktı gibisinden bir inventory döşedim resmen kendime. Onun dışında Efecanlar ile wii fit oyunlarındaki ilk tecrübemizi başarısızlıkla sonuçlandırıp, Buğralarla ise küçük bi sahaya kurulmuş mini kalelerle, geyiğine yapılan bir maçta, işi ciddiye alan rakiplerimize egolarını tatmin etsinler diye yenildik.
Sonuç olarak başarılı bir festival oldu bence. Festival puanımı veriyorum: 9/10. Kırdığım bir puanın sebebi ise joggling takımının, oynamayı en çok istediğim anda hack-sack topuna sahip olmamasıdır.
Yarın annemin doğumgünü, sonra beni İstanbul'a bağlayan pek birşey kalmıyor. 5 gün sonra da güzel bir tatil için İzmir'e dönmeyi planlıyorum. Herşey çok güzel olacak! demek istedim kalbimdeki tüm optimistliğimle.

17 Haziran 2009 Çarşamba

kalemim anısına


Kalemimi kaybettim...
Öyle kalem diyip geçme, bu konuda çok hassasım. Sonuçta o, fikirlerime hayat veren bir araçtı. Hakkettiği değerin gösterilmesi lazım, di mi? Tabii biten pilot kalemlerimi toprağa gömmüyorum ama en azndan onlardan ayrılmadan önce kısa da olsa bir "teşekkür konuşması" yapıyorum. Bu teşekkür konuşması önce bir teşekkürle başlıyor elbette ki, sonra kalemle beraber çizdiğimiz resimleri anıyoruz, nerde çizmişiz ne şartlar altında çizmişiz gibi o anı hatırlatacak tarzda sorular soruyoruz birbirimize. Eğer kalemin başka özellikleri de varsa, (mesela hediye edilmiş bir kalem olabilir, ya da kendisini kurtardığım yere atılmış hor görülmüş bir kalem olabilir) onları da anımsadıktan sonra son bir kez daha teşekkür edip, onu pilot kalemler gezegenine geri gönderirim. Mürekkeplerini tekrar doldurmayı, tasarruflu olmak ise konumuz kabul edebilirim, fakat pek içime sinmez böyle şeyler. Kız arkadaşımı aldatıyormuşum gibi hissederim böyle birşey yaptığımda.

Birsürü mürekkep aldıydım kendime, hatta ekolin deniyorumuş onlara. Renkli renkli böyle. Yanlış anlaşılmasın sakın, sadece tarama uçlarıyla kullanmak için. Çok özenirim onları kullanabilecek sabıra sahip olan insanlara ama işte bilmiyordum benim sabrımında sınırlarının olduğunu. Batır çıkar, batır çıkar, e o da biyere kadar. Neyse işte şimdi bir baktım da, tozlanmışlar baya. Kullanılmayan şeyler için de üzülürüm. Özellikle resim malzemelerinin, Dünya'ya bence sahibi tarafından en doğru şekilde kullanılıp, kısa sürede çok güzel resimler yapması için ona yardım etmeye geldiklerini düşünüyorum.

Tükenmez kalemler üzerine hala unutamadığım bir paragraf vardı Otostopçu'nun Galaksi Rehberi'nde. Özetlemek gerekirse bir teoriye göre, üzerinde sadece tükenmez kalemlerin diledikleri gibi yaşayabildikleri bir gezegen vardı ve başka gezegendeki tükenmez kalemler ise fırsatını bulduklarında kendilerine bir wormhole yaratıp bu gezegene kaçabiliyorlardı. Bence bu teori de kaybolan pilot kalemimin durumunu açıklamak için yeterince veri öne sürüyor...

Sevgili pilot kalemim,
Sen, en çok ihtiyacım olan niteliklere sahip bir pilot kalemdin. Mürekkebi kağıda az bırakan, 0.5mm'lik iğne uçları olanlardan.. Her neredeysen umarım artık daha mutlusundur. Birlikte bu bloga çizdiğimiz güzel resimler için sana çok teşekkür ediyorum. Aslında daha dün önümde usul usul duruyordun, bitirmemiz gereken bir yığın çizim vardı. Şimdiyse kim bilir nerelerdesin. Seni bir anda kaybetmek gerçekten çok acı. Sana tekrardan teşekkür ediyorum, kendine dikkat et.
Sahibin, Gugu...

En son 6 yaşındayken, kuşumuz Maviş, biz ablamla onun kafesini temizlerken kaçtığında bu duyguları yaşamıştım ):

14 Haziran 2009 Pazar

kamp yaptık biz

Biliyorum, bir haftadır yeni bir maceramı okumak için can atarken bu sayfayı her kontrol edişinde yaşadığın hayal kırıklığı falan derken cümlenin başını unuttum. Evet sevgili okurum, anca kendime gelebildim sanırım. Geçen çarşamba günü Burgaz ada'da atelyedaşlarımla kamp yaptık. Ayıptır söylemesi, ateş yakmalardı, denize girmelerdi falan derken, bu berbat şehrin, iğrenç sıcağından ve durmayan tiksinç hareketliliğinden kurtulmanın verdiği rahatlatıcı etkinin dışında gayet yorucu bir kamp macerası oldu. Ateş yaktık, ama o ateş için odunları ve taşları taşıdık, denizde yüzdük, ama boğazın güçlü akıntısıyla boğuştuğumuz kadar, sonradan kendilerinin zehirli olduğunu öğrendiğimiz çikolata renkli denizanlarından da kaçtık. Bu arada geceleyin götüm kadar olan çadırda, 1.90lık yüce Kudret'in yanında ezilip büzülmektense, dışardaki bankın üstünde uyumayı akıllılık sanan şahsım olan bizzat ben, sabahın erken saatlerindeki dondurucu soğukla birlikte titreyerek uyandı. Kalan son 2 kibritimizi de, bir ateş yakmayı beceremeden harcadığımda, hayatımın en zor dakikaları beni kucaklamak için hazır bekliyordu. Neyse işte, ordan oraya koşa koşa ısıttım kendimi. Çaresizlik, böyle birşey olsa gerek okurcuğum.
O değilde, bak kaç gün oldu hala geçmedi. Böcek midir, sinek midir artık bilemeyeceğim ama, sağ elimin üstünü bir yaratık zihniyeti ısırma gereğinde bulunmuş. Tırsmaya başladım kırım kongo mudur diye ama olay mahalinde kene de yoktu. Isırıp kaçtı bence o yavşak kene. Ona buradan kene tezarühatını yapıyorum!
Son olarak kaydımı yayınlamadan önce, blog ustam Efecan ve sevgilisi Duygu'nun birinci yıldönümlerini kutlmak istedim. Nice senelere demeli...

7 Haziran 2009 Pazar

sıçma kültürü

Evet, bu resmi tuvalette sıçarken çizdim. Bu kayıdımda ise size sıçma kültüründen ve sıçma eylemini gerçekleştirirken, kaçırdığımız küçük detaylardan bahsedeceğim.

Düşün biraz, sıçma kültürü diye birşey var. Bu, milletten millete, aileden aileye, hatta bireyden bireye farklılıklar gösteren, hayatımızdaki yeri ve önemi yadsınamaz bir olgudur. Mesela bir zamanlar "toplu sıçma kültürü" varmış. Günümüzde pek rastlamayız, aslı ise şudur; eski Yunan kültüründe görülmüş bir olaydır. İnsanlar, sokaklarda oturak şeklinde yapılmış oyuklu mermerlerin içine yanyana hacet ederlermiş. Hatta tarihte iz bırakan filozofların, o dönemde çoğunluk göstermelerini ise, tabii ki toplu sıçma kültürünün önemli bir getirisi olarak görüyorum. Fakat günümüzde, insanlar sıçma eylemini "bireysel sıçma kültürü" adı altında, özel hayatlarının sınırıları içerisinde gerçekleştiriyorlar. Kapalı kapılar ardında geçirdiğimiz bu süre, çoğu zaman aleni bir şekilde muhabbet konusu olarak açılmıyor. Açıkçası bir defasında bu mevzuyu bir arkadaş ortamında açtım, ve heralde herkes uzun süredir bu kıvılcımı beklercesine, muhabbeti birden koyulaştırdılar. Sırayla sıçma kültürümüzü deşifre ettik birbirimize. Çoğumuzun benzer uygulamalar sonunda tuvaletten çıktığını öğrendik ve artık herkes çok daha mutlu ayrıca sıçmış kadar da rahattı. Ben ki sıçma işlemine, tuvalet ortamının ve klozet kapağının optimum sıcaklığından tut, klozetteki deliğin yarı çapına ve içindeki su hacmine kadar gerekli ciddiyetin verilmesini düşünen bi insan olarak (tamam o kadar da değil yani) bu mevzular açıldığında "ay, iğrançsığn" diyip, kendi sıçtığı bokun, mineral zengini olmasının onu tanrı ya da tanrıça yaptığını düşünen insanlar ile pek işim olmaz.(deermişim)

İnsanlardan sıçma konusunda çeşitli endişeler duydum. Mesela fotoselli tuvaletlerde sıçarken karanlıkta kalma fobisi. Açıkçası kabul edilebilir bir endişe olarak görüyorum bunu çünkü şahsın ışıklar söndüğünde fotosel sensörüne "heey ben burdayım" dercesine yaptığı hareketlerin farkına varması sonucu geçirebileceği travmanın şiddeti gerçekten çok büyük. Bir de, sıçarken klozetteki suyun göte sıçraması fobisi varmış. Bu kesinlikle gereksiz bir endişedir bence fakat yine de klozet suyunun üstüne bir nilüfer çiçeğini anımsatan şekilde serilebilcek tuvalet kağıdı, bu sorunu ortadan kaldırabilir. Ya da dışkının anüsten ayrıldığı anda hafifçe ayağa kalkmak başka bir çözüm yolu olabilirmiş duyduklarıma göre. Bence gerçekten zor bir yöntem, sanırım hislerin ve reflekslerin bir kedi kadar güçlü olması lazım bunu başarabilmek için. Ayrıca sıçma işlemi gerçekleştirilmeden önce eğer sifon çekilmişse, göte sıçrayacak olan suyun temiz ve sıradan bir su olduğunu düşünürsek, bu endişelerin ne kadar yersiz oldugunu farkedeceğiz sevgili okurum. Lakin sıçan kişi cırcır olmuş ise, kaçışı yok. O su, o göte sıçrayacak...

Neyse işte, dediğim gibi bu konunun çok geniş bir yelpazesi var. Kimileri sıçarken bir kitap bitirir, kimi 2 dakikada sifonu çeker işini görür. Genelde evlerimizde alafranga klozetler kullanılır fakat alaturka tercih edilen evler gördüm. Hatta kimi işini bitirdikten sonra götünü sadece tuvalet kağıdıyla siler, kimi de taharet musluğunu ve elini kullanarak şap şup su çarpar götüne. Anlayacağın üzere sevgili okurum, sıçma kültürü, karakter analizi için çok önemli bir noktadır. (nokta)

6 Haziran 2009 Cumartesi

oleyoleyoley

Bir okul dönemi daha bitti, bugün bütün notlarım açıklanmış. 6 tane ders almıştım, dördünden geçtim. Okula girdiğimden beri en iyi dönem ortalamamı çıkarttım. Önceki kayıtlarım dolayısıyla merak ediyosundur belki ama etmesen bile benim bu haberi paylaşmaya ihtiyacım var ki o haber de şudur: Türk dili'nden de geçmişim laan! Beşiktaş şampiyon olduğunda bile bu kadar sevinmemiştim. Bütün Beşiktaşlılardan bir tutam anlayış bekliyorum çünkü bu çok farklı ve ilginç bir duygu. Sanki üstümden tonlarca yük kalkmış gibi. Beşiktaş'ın 6 sene kupaya hasret olduğu gibi, ben de 4 senedir bu dersi vereceğim güne hasrettim. Ben de dışarı çıkıp, sokaklarda çılgın bir şekilde hatta biraz da vandalist duygularım ile kutlama yapmak istiyorum. Resmen kendimle gurur duyuyorum ya... En büyük ben, şampiyon ben!

Neyse işte, dediğim gibi bir okul dönemi daha bitti fakat bu rıhtımdaki keyifli zamanlarımızı özleyecekmişim gibi hissediyorum. Dersim olmadığı günler de bile arkadaşlarımla plan yapmayı, okuldaki insanlarla rıhtımda pineklemeye tercih ediyordum. Sana katılıyorum, sanırım fazlasıyla üşengeç bir insanım. Kafamı planlarla doldurmak pek bana göre değil, lakin hayaller için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Evet, blogumda yeterince sıradan şeylere ışık tuttuğumu düşünüyorum o yüzden sana ara sıra bu çılgın hayallerimden bahsedeceğim.

3 Haziran 2009 Çarşamba

dede the gestapo

Hayatımda ilk defa 3 sene önce tavla oynadım. Tildem öğretmişti Çeşmealtı'nda. Aslında oyunun mantığını biliyordum tabii ama, ilk defa zar atma eylemim sıcak ve sıradan olduğunu düşündüğümüz bir yaz gününe kısmetmiş. Hatta oynadığımız o oyunu artık ya Tildem'in bana olan bir kıyağı şeklinde ya da acemi şanslımla kazanmıştım. Evet Tildem, açıkla bunu şimdi. Bana bilerek mi yenilmiştin? Neyse işte, o yaz sadece 33gün kalabilmiştim Çeşmealtı'nda. Dedemin sinirini bozmuştum sanırım hatırlayamadığım bir sebepten dolayı (hayır, şimdi dedemin ne kadar despot bir kişiliğe sahip oldugunu açıklamayacağım). İşte bu da Çeşmealtı'ndaki yaz tatilimin sonunu getiren sebep olmuştu. Anneme, "Alın götürün bu çocuğu buradan" dercesine şikayet edilmiştim resmen. Haklısın sevgili okurum, gerçekten rencide edici bir durum... Bence yaz tatilleri kutsaldır. Herneyse, yani sadece yaz tatilim bu şekilde sona ermemeliydi demek istiyorum.

Bakalım bu sene neler olucak, para kazanabilceğim kendime göre bir iş ayarlamıştım kafamda; fakat bu projeyi hayata geçirebilmek için biraz geç kaldım sanki. Sanırım şu sıralar koca yazı kendimi izmirdeki evimize kapatarak sıkı bir çalışma süreci içerisinde geçirmek istiyorum. Aslında belki arkadaşlarımdan biri, benim bu çalışma coşkuma eşlik etmek ister diye düşündüm. Evet dostum çok ciddiyim, eğer sen de kendini benimle birlikte 3 aylık yaz günlerin çoğunu sabah resim yaptıktan sonra akşam serinliğiyle beraber kordonda sarhoş olarak geçirmeye uygun hissediyorsan, bana hemen buradan yorum yaz, ya da ne bileyim bir şekilde bana ulaş işte. Hatta belki yaz için daha seksi düşüncelerin vardır ve beni bu acınası planımdan kurtarmak istiyorsundur... Hakikatten, n'apıyoruz yazın?

2 Haziran 2009 Salı

otobüslerinaşkı büyükolur

İstanbul'daki otobüsler iyidir. İzmir'de ise insanların çoğu ulaşım için otobüsü tercih eder, böylece şehiriçi yolculuklarını çılgın şoförlerinin durağa yanaşırken onları ezip geçme tehlikesini yaşadıkları,(aslında bu durum İstanbul'da da pek farklı değil) ayrıca asgari yarım saat boyunca bekledikleri, o da yetmezmiş gibi tıka basa dolu gelen, adeta sardalya kutusunu andıran bir araçta gerçekleştirirler. Bir de yazın görmek lazım o durumu. Aslında görmek yetmez, yaşamadan anlaşılamayacak şeylerden biridir bu. Ama anlatayım.. Cehennem sıcağında terden sırılsıklam olmuş insanlarla sürekli bir temhas halinde olmanın ve aldığın her nefesin sıcak, nemli ve ter kokulu olması üzerine, o minicik pencereden esen umutla bir serinlik getirmesini beklediğin iki santimetremetreküp rüzgarın ise bir yangındaki alevlerden farkı olmadığını anlamanın, o sahneyi gözünün önüne getirebilmen için şimdilik yeterli olucağına eminim. Aslında kışın da ayrı bi dert yani. Kendimizce titreme faaliyeti sayesinde soğuktan donma riskini azaltıyoruz. Yine de ne kadar can sıkıcı bir durum olursa olsun, taksinin cep yakan fiyatı dolayısılyla otobüs, İzmir halkı için vazgeçilmez bir nimettir. Bu arada ben böyle konuşuyorum ama bütün sözlerim eski model otobüsler için geçerliydi. O otobüsler ne zaman İzmir caddelerini terk ederse, ben de bütün bu tükürdüklerimi o gün yalarım.

Bir de 86 ile 169 aşkı vardır ki, anlatmadan geçemeyeceğim. Kendileri, İzmir otobüsleri arasında en seçkin olanlarıdır. Aynı başlangıç ve bitiş duraklarına sahip olmalarına rağmen, o uzun yolculukları boyunca görüp geçirdikleri ve aralarında sadece bir cadde mesafesi olan duraklar, onları hep farklı karakterdeki otobüsler haline getirir. Yani, farklı dünyaların otobüsleridir onlar. Her defasında boş koltuklarla Üçkuyularda ayrılıp, tekrar boş koltuklarla Gar'ın orada buluşurlar ama dediğim gibi her defasında yollar onları farklılaştırırdı. Mesela, bence 169 Yalı evlerinin zengin sahiplerini taşıyan şımarık kızı, 86 ise daha az gelirli Hatay insanını ve hatta İkiçeşmelik abecilerini taşıyan gururlu ve delikanlı bir erkeği canlandırır gözümde. Düşünürsek 169'un, hem bir sürü arkadaşı var onu Alsancağa götüren, hem de nerdeyse sürekli son model giyinir; lakin 86 öyle değildir, o kadar gururlu ki elinde olsa saat başı falan kalkacak durağından, hem hep yıkık dökük giyinir, hem de öyle pek bi arkadaşı da yoktur (son birkaç aydır ona eşlik etmeye başlayan 85in doğumunu saymazsak). 81 vardı tampon tampona yolcu aldığı can yoldaşı; fakat onun ömrü de ancak Montrö'ye kadardı.(hatta 81de öldü sanırım) Montrö'den sonra kalabalık bir arkadaş grubu olan Gümrük otobüsleri arasında kalır ve eminim bundan hiç mi hiç hoşnut olmazdı. Zaten birkaç duble durak sonrasında da Üçkuyular'da bıraktığı sevgilisiyle tekrar buluşup boş koltuklarıyla sessiz bir şekilde son durak olan Halkapınar'a kadar giderlerdi... İşte böyle bir aşktı, 86 ile 169'un aşkı. Kerem ile Aslı, Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin halt etmiş. Dünya alem duysun: Aşk budur!